Sümbül kokulu uysal bir esintinin yüzünde, ak saçlarında, eprimiş ceketinde dolaşan ışık oyunlarına eşlik edişini seyrederken sayıklıyordum. Bulutları yırtan güneşin ılık dokunuşuyla gevşeyince, hayatın sadece kendileri için kıymetli olduğunu sananların zulmünü şu suskun enginarcı gibi unutabilsem, dedim. Harita yüzlü adam hem oradaydı, hem değildi. Dünyanın kamburuna sırtını dayamış, günahlarını kıvrak bir bilek hareketiyle temizliyordu sanki. Havada yanık şeker kokusu vardı. Yanından geçenlere aldırmadan cüce palmiyelere benzeyen enginarların kalın kabuklarını soyup yere atıyordu. Masum, beyaz kalplerini de önündeki su dolu kovaya. Bıçak darbeleriyle kırmızıya kesmiş parmaklarına bakakaldım bir süre. Hayata mesafeli bakışları, önce gökkuşağı gibi ışıldayan çiçeklerin başlarını okşadı, usulca havaya karıştı, boşlukta kaybolur gibi oldu, yükselip gök kubbenin genişliğine sığındı ve sonra toprağa düşüp aniden benimkilerle buluştu. “Vereyim mi” dedi. “Yok, sağol sadece bakıyordum, ben bazı insanların kabuklarını da böyle soyup içlerini görmek istiyorum işte” dedim. “Onların içinden her zaman böyle iyi bir şey çıkmaz ama, dikkat et” diye cevap verdi. Gülümsedik birbirimize. Malatyalıymış, ama nerede doğduğunun önemi yokmuş. Neticede yıllardır aynı sokağın köşesinde enginar soyuyormuş. “Biliyorsun, bunu İzmir’de kabuklu da pişirirler, sen bu kabuk işine fazla takılma istersen” diye dalgasını geçti benimle.
Sonra her zaman çiçek aldığım kadınla sohbet ettim biraz. Serada yetiştirilen çiçeklerin artık eskisi gibi kokmadığından bahsettik. “Ne diyorsun bu açılım işine” diye sordum, “Kız ne diyeyim, bu sizin başbakan insanı bir havaya sokuyor önce, sonra kızınca kıçına tekmeyi basıveriyor, görmüyor musun, boş ver bak bahar geldi” dedi. Çiçekçi kadının bir an bile tereddüt etmeden verdiği cevabın samimiyetine hayranlık duyarak “İstemediğim her şeyi mecburen görüyorum, keşke gördüklerimi senin gibi hafızama kaydetmemeyi becerebilsem” dedim içimden.
Neden burada yaşıyoruz?
Nergislerle eve dönerken ülkeye bak, diye söyleniyordum. İnsanı mütemadiyen aptal yerine koyan komutanlar, onların aslında suç işlemediklerine halkı ikna etmeyen çalışan ‘cevval’ gazeteciler, kendilerine gazeteci diyen ajanlar, ülkesine sığınan çaresiz insanları tepesi attığında kapı önüne koymakla tehdit eden bir başbakan, canı sıkılınca insanların yatak odasına göz diken ‘hasta’ siyasetçiler, köşelerinde Kürtleri, Alevileri, Romanları mizah yapıyorum diye aşağılayan cahiller, o ırkçı, seviyesiz yazıları yazsın diye onlara para veren kurnaz yöneticiler, ‘tetikçileri’ programına çağırıp sonra utanmadan bu ülkenin değişimine sahte entelektüellerin yön verdiğini söyleyen ‘edebiyatçılar’, tepkilerini gösteren çocukları okuldan atan eğitimciler, darbeler yargılanmasın, sivil anayasa yapılmasın, partiler kapatılsın diye tepinen hukukçular, ezberlerini bozamadıkları için hakikatin peşine düşmek yerine söylenene inanmayı tercih eden ‘elitler’.
Yazının devamını okumak için tıklayın.