
Kristal vazoya itinayla yerleştirdiğim güllerin değişimini bir ayine eşlik eder gibi izliyorum günlerdir. Kanatları kınaya batmış bir kelebek misali parlayan yaprakları büsbütün kurudu. Oysa henüz açılmamış minik tomurcukların döngüsünü ağırdan tamamlayabilmesi için her gün sularını değiştirip, saplarını kesiyordum. Ama olmadı işte; o güller yüzünü bana göstermedi. Bazen çok arzuladıklarımızı da böyle kavuşamadan kaybederiz. Hiç gerçekleşmeyeceğini bildiğimiz bir hayalin, hata olduğunu en başından beri ürpertiyle hissettiğiniz bir ‘maceranın’ peşinden koşar dururuz. Umut ederek yaşamaya devam etmek ruhu sağaltır, diri tutar çünkü ama aynı zamanda insanı tahayyül bile edemeyeceği uçurumlara da sürükleyebilir.
Kendine karşı dürüst olduğunu sananlar, “Onu –o her neyse– çok istediğim halde, buna cesaret edememek utandırırdı beni” diye avutabilir kendini ama gerçekte bu mücadelenin ne kadar süreceğini bilemez. Bir gün, bir ay, yirmi yıl ya da koca bir ömür. İnsanın kendi iradesiyle sevmeye, arzulamaya karar verip, tercihlerinden istediği vakit vazgeçememesi en ıstırap verici çelişkilerinden birisi. O sıkışmışlık hissinden kurtulmak için fazla kıpırdamadan geleceği tersine çevirmek, hükmedemediğimiz kaderimizi değiştirmek isteriz. Yapamayınca, ışık kırılmalarıyla denizin dibinde farklı görünen yosunlara, balıklara, taşlara bakar gibi seyrederiz başımıza gelenleri. Çok çekici ve aynı zamanda çok acıtan bir yanılsama bu. ‘Şimdiki an’ bilincini yitirip kalabalığın uğultusunda kaybolmak... Kâbuslarda dili tutulanlar gibi hayatın içinde yalnızlaşmak... Susmak, sessizlikle çoğalmak, konuşarak eksilmek, ürkek bakışları dünyanın gözlerinden biteviye kaçırmak...
Çıkarılamayan bir kıymık gibi...
Bir eylem olarak yazmak, onca gösterişli tariften evvel bu korkunç savrulmaları teselli edebilen bir ‘kurtuluş’ ihtimali. Hayal kırıklığını, pişmanlıkları, bir türlü olamamışlığımızı, suçluluğumuzu, hissiyatla çürüyen dil arasındaki soğuk mesafeyi kelimelerin kudretiyle aşabilme çabası belki de bazılarımızı kurtaran. Dilimizin sınırları, tasavvur ettiğimiz hayatın sınırlarını da belirliyor. İnsanın kendini yaratma dürtüsünü anlatan Randall, “’Ruh yaratma vadisinde’ yaşamadığımız tek bir an yoktur, çünkü ruhlarımızı sürekli yeniden hikâyeleştiririz” diyordu. Hikâye de, hayat da durağan kalmıyor. Denize akan ırmaklar gibi genişleyerek çoğalıyor. Her an istemeden biriktiriyoruz. Anlam ifade etmeyen sesleri, zihnimizi parçalayan görüntüleri, hayatın acımasızlığına tercüme edemediğimiz kelimeleri, yürekle aklın savaşından yorulan duyguları... Biraz da onların üst üste yığıldığı anlam katmanlarından doğuyor edebiyat.
Hikâye edilen ‘ânın’ dışına çıkıp samimiyetle içerde durabilmek bir yazar için pek kolay değildir; neyse ki yaşadıklarını yeniden hikâyeleştirme ve hayata yazarak tahammül edebilme eşikleri oldukça yüksek. Yoksa bu iki dünya arasındaki ‘boşluğa’ nasıl dayanırlardı? Bazen hayatla hikâyenin kesişme noktasında garip meraklara düşüyorum. Kişiliğimizi şekillendiren, kendimizi, hayallerimizi, acılarımızı, umutlarımızı, yenilgimizi hikâye etme biçimimiz mi acaba?
Beni bu düşünceler nehrinde kendime doğru sürükleyen Behçet Çelik’in birkaç gün evvel ‘Haldun Taner’ öykü ödülü alan hikâye kitabı Diken Ucu oldu. Kitaba ismini veren hikâye, vaktiyle yakın hisseden iki insanın tükenişini kahramanın dingin ve ironik iç sesiyle anlatıyor: “İnsan yirmi yıl bir başkasını diken ucu gibi taşır mı içinde? Görmese, aramasa bile.
Yazının devamını okumak için tıklayın.