
İsmi “hayat ışığı” anlamına gelen asırlık hastanenin bahçesinde, zaman bilincini yitirmiş bir meczup misali dalgın bir hayranlıkla izlediğim tabiatın deruni sükûnetinde hissetim o kırılmayı. Geçen sene başka bir vesileyle gelip altında oturduğum ihtiyar salkımsöğüt, akıp giden mevsimlere, hayatın debdebesine, süratle değişen manzaralarına, yanından geçip giden insanların aldırışsızlığına inat ak saçlarını öylece toprağa salmış Boğaz’a bakıyordu. Sislerin arasından süzülen huzmelerin munis denizle oynaşması ikimizin de muhayyilesini kışkırtmaya çalıştı ama işe yaramadı. Bir balıkçı motorunun tıpırtısı sessizliği delip geçti. Hemşireler, sedefli bir aydınlığın içinde neşeyle şakıyan kuşlar gibi uçuştular.
Caddeden gelen korna sesleri, çocuk çığlıkları, simitçinin kelimeleri sündüren yanık sesi, ezanın titreyerek gök kubbeye yükselen tınısı, telaşla koşturan insan gürültüsü, hepsi birer birer uzaklaştı. Yakınlardaki bir kilisenin çanları son kez boşlukta yankılandı ve sonra dünya büsbütün sustu. Deniz kuşları da... Zamanın kadere hükmeden gücü tükendi sanki. Bir daha bahar gelmeyecekti. Ormanlar uğuldamayacaktı. Şafak çiyleri çimlerin üzerinde solgun inciler gibi parlamayacaktı. Bizi kimse fark etmeyecekti zaten artık bunun bir önemi de yoktu. Soğuk bir mağara gibi kararan bilincim yırtılarak ikiye bölünmüştü ve ağacımla ben bildiğimiz dünyadan hızla uzaklaşıyorduk. O “kopuş” ânında bana kendimi öylesine çaresiz ve “kaybolmuş” hissettiren duygunun ne olduğunu düşündüm sonra. Bilincimizin katmanlarında, bazen çok yoran bu hayata katlanmamızı sağlayan dönüşümün sağaltıcı kudreti var. İçinde bulunduğumuz zaman eskiyip çatlamaya başladığında iradi olmayan bir güç bizi aklın sınırlarına doğru çekip kalp zamanımızı da yeniliyor. O vakit her yeni günün bir lütuf olduğuna inanıyoruz. Buna inanarak hayata tutunabileceğimizi biliyoruz. Tekâmül edebilmek için tabiata, inançlarımıza, sevginin büyüsüne, hatta en derin acılarımıza, talihsizliğe bile teslim oluyoruz. Mecbur olduğumuz için değil, hareketsizliğin, gelecek tahayyülünü kaybetmenin bizi hepten yok edeceğini bildiğimiz için acı çekiyor böylece “şimdiki ânı” hissederek çürüdükten sonra tekrar yenileniyoruz. Bunun da bir lütuf olduğunu seziyoruz çünkü.
Milimetrik harflerle anlam kazımak
En kötüsü “hiçleşmenin” o karanlık kuyusuna düşmek galiba. Varlığın zıddıyla mümkün olduğuna inanan bakışı yitirip dona kalmanın tekinsizliği, zihnin kristalleşememesi, bilincin puslanması tehlikeli bir tükenişi işaret ediyor. Peki, “gidip dönülmeyen” o yolculuktan kurtulamayanlar katlanamadıkları için mi zamanın geniş atlasında kaybolmuşlardı. Çok geç keşfettiğim Robert Walser, benliğinin karanlık odasına nasıl teslim olmuştu. Onu gerçeklikten uzaklaştıran kalem gıcırtısına tutsak olmasının sebebi neydi?
O gün hastanenin bahçesinde Walser’in ilk romanı Tanner Kardeşler’i okurken hem iç sesi bu kadar güçlü bir yazarla tanışmış olduğum için hem de onun gibi bu dünyaya yabancılaşmanın neye benzediğini kısa bir süre için de olsa hissedebildiğim için ürperdim. 1878 İsviçre doğumlu yazar, elli yaşına kadar aralıklarla da olsa şiir, öykü ve roman yazarak gerçekliğine tutunmuş. Sonrası herkes için kayıp. Hayatının son yirmi altı senesini 1956’da ölünceye kadar Harisau’da bir akıl hastanesinde geçirmişti. Onun bir daha hiç yazmadığını sanmışlar ama ölümünden sonra bulunan el yazmaları ipeksi ağlarıyla ördüğü kozasındaki kıvrımlı ruh karmaşasını gösteriyor. O yazmaların orijinalini görmek isterdim doğrusu. Mikrogram diye bilinen bir yazma biçimi keşfetmiş.
Yazının devamını okumak için tıklayın.