Yazıyı yazmaya oturdum, otuz beşinci maddeyi yazacağım.
AKP’nin “12 Eylül Anayasası’nı değiştirmek” için yaptığı hamle, bir anlamda “demokratlık testine” döndüğü ve AKP muhalifleri arasından bile taraftar topladığı için “demokrat görünmek isteyenleri” çok tedirgin etmişti.
Hem sistem değişmesin isteyip, hem de “demokrat” bir görüntüden vazgeçemeyenler kıvranıyorlardı.
Siyaset tarihine geçecek kadar saçma sapan nedenler uyduruyorlardı “12 Eylül Anayasası’nın” değişimine karşı olmalarına.
Erdoğan da “kampanyasını” 12 Eylül’ün yarattığı korkunç acılar üzerine yerleştirip, idam edilen çocuklardan söz edince özellikle CHP dipten doruğa sarsıldı.
“Asılan çocuklarla” onların “cellâtları” arasında yapılacak bir tercihte, cellâtların hazırladığı anayasaya hangi nedenle olursa olsun sahip çıkmanın siyasal bir bedeli olacağı açıktı.
Erdoğan sadece “düşünsel” planda değil “duygusal” planda da çıkışlar yapıyor, darağacına giden çocukların son mektuplarını okuyordu.
Bu minvalde gidecek bir kampanya “hayırcılara” hayır getirmeyecekti.
İşte bu noktada, çirkinliğinden, kirliliğinden yakınmanın bir alışkanlık olduğu “siyasetin” güzel yanını gördük.
Köşeye sıkışan CHP, kendi “demokratlığını” kanıtlamak için kuvvetli bir çıkış yaptı.
Darbecilerin her zaman bir bahane olarak kullandıkları o meşhur “35. Madde’nin” değiştirilmesini önerdi.
“Madem o kadar demokratsınız, gelin bu maddeyi değiştirelim” dedi.
CHP’si, MHP’si, BDP’siyle Parlamento’daki bütün muhalefetin bu referandumda “tutucu” bir cephede toplanmasından, bu tutuculuk karşısında “tek demokrat ve tek değişimci” parti olarak kalmasından kaynaklanan AKP’nin “ilericilik” lüksü, CHP’nin bu önerisiyle ilk kez böyle ciddi bir darbe yiyordu.
Yazının devamını okumak için tıklayın.