Büyük devlet olmayı öyle hastalıklı bir tutkuya çevirdik ki devlet olmayı unuttuk.
Kafamızda “büyük devlet” fikri vardı çünkü.
Bana sorarsanız çok da iyi bir fikir değildi bu “büyük devlet” fikri.
Çünkü bu takıntılı “büyüklük” arzusu, aslında yöneticilerin ruhundaki “padişahlık” özleminin bugüne yansımasıydı.
Büyük devlet, kimseye hesap vermeyen devletti.
Büyük devlet, kimseyle uzlaşmayan devletti.
Büyük devlet, halkının her türlü talebini zorla bastıran devletti.
Büyük devlet, herkesin ortaklaşa benimsemesini mecburi kılacağı kuralları olan devletti.
Büyük devlet, bütün vatandaşlarını korkutan devletti.
Büyük devlet, hiçbir hatasını kabul etmeyen devletti.
Büyük devlet, bütün çocuklarını “tek tip” yetiştiren devletti.
Büyük devlet, milletinden tam bir itaat bekleyen devletti.
Büyük devlet, tarihindeki bütün günahları reddeden devletti.
Kısacası “büyük devlet” saçma sapan bir şeydi.
Böyle bir saçmalığın varlığını “doğal” bir şekilde sürdürmesi imkânsızdı.
Bu yüzden, devlet yönetiminde “silah ve baskı” öne çıktı.
Bütün komşularımızla kavga ettik.
Ve, kendi halkımızı silahla sindirdik.
Böylece devletle milletin ilişkisi tam tersine döndü, devlet efendi, millet köle oldu.
Herkesin kimliğini, ırkını, inancını devlet belirlemeye kalktı.
Kürde, “sen Kürt değilsin” dedi, inançlı insana “sen şeriatçısın” dedi, solcuyu “hain” buldu, demokrata “kökü dışarıda” dedi, Aleviyi “kuşkuyla” karşıladı, gayrımüslimleri “yabancı” olarak gördü.
Halkından böylesine uzak olunca da kendi halkından korktu ve devletin neredeyse bütün birimlerini “halka karşı devleti korumak üzere” biçimlendirdi.
Yazının devamını okumak için tıklayın.