Bu bizim ilk ölümümüz.
İlk acımız.
Çok genç burada çalışan çocuklar, onların arasından birini kaybetmeyi, doğrusu ya hiç beklemiyordum.
Bir gazete yaşadıkça ölümü görür, onu yapanlar yavaşça gider... Gazete yaşar, onu yapanlar yavaşça ölür.
Yavaşça ve sırayla.
Beklenilen budur.
Otuz dört yaşındaki genç yazarın ayrılışı değildir beklenen.
Çoktandır hastaydı Evrim, yazılarına hep biraz endişeyle ve her yazıda biraz sevinerek bakardık.
“Yazabildiğine göre demek ki iyi” diye.
Son yazısı daha yeni çıkmıştı ve sabahleyin bir telefon, “Evrim’i kaybettik.”
Yaşamı her açıdan zordu, o zorluğun içinden çıkarırdı o yazıları.
Hiç yakınmadan, acısını sezdirmeden, her zaman hayata karşı biraz alaycı, her zaman dertlere biraz yukarıdan bakarak.
Bizi çok sert eleştirirdi.
Sonradan duydum ki bütün o sert eleştirilerine rağmen sırf bu gazetede yazdığı için onu oralarda çok hırpalamışlar.
Çok üzmüşler.
İnsafsızlık her yerde aynı.
Bir yazarı, bir çocuğu kaybettik.
İnsanın bir gazete hazırlayıp, hiç görmediği, hiç konuşmadığı, hiç tanışmadığı ama çok sevdiği, ona söylemeden evlat edindiği, içi titreyerek, endişeyle, en sert eleştirilerini bile şefkatle okşayarak benimsediği birinin resmini o gazetenin üstüne siyah bir çerçeveyle koyması kolay değil.
Gazetenin içinde dolaşan arkadaşlarının bastırılmış, zapt edilmiş kederinin arasında kendi kederini de gizleyerek dolaşması kolay değil.
Yazının devamını okumak için tıklayın.