İlhan Bey’i en son karanlık bir salonda görmüştüm.
Tek başına arkalarda bir koltukta oturuyordu.
On yıl kadar oluyor herhalde.
Yunus Nadi Roman Ödülü’nün töreniydi.
Biz, o zamanlar artık karşı kamplardaydık, karşılıklı sert yazılar yazılıyordu.
Bazen çok haşin yazdığı da olurdu İlhan Bey’in.
Gidip babama şikâyet ederdik, “İlhan Bey çok sert yazıyor baba.”
Babam, İlhan Bey’le ilgili kötü bir söz söylenmesini istemez, bizim ağzımızdan öyle bir söz kaçar endişesiyle gülümseyerek hemen konuyu kapatırdı.
“Olsun, siz sert bir şey yazmayın bence.”
Öyle bir şey yazsak babamın üzüleceğini bilirdik.
Türkiye’nin bu çalkantılı döneminde dostlukların, akrabalıkların çatırdamaya başladığı zamanlardı.
Ama bizim evde İlhan Bey’in aleyhine konuşulmaması için gizli bir kural var gibiydi, bazen söylenmek istesek bile babamın yanında asla böyle bir şey yapmazdık.
Çocukluğumuz İlhan Bey’le doluydu.
Babamla ikisi, genç ve parlak yazarlardı, o sıralarda otuzlu yaşlarında olmalıydılar.
Her sabah konuşurlardı.
Her meşrepten “solcu aydınlar” sık sık birbirlerinin evlerinde toplanırlar, konuşurlar, tartışırlar, şakalaşırlar, kavga ederler, barışırlardı o günlerde.
Görüş ayrılıkları vardı ama henüz keskinleşmemişti.
Mehmet Barlas, Uğur Mumcu, Ali Sirmen, İsmail Cem çiçeği burnunda, esprili, zeki yazarlardı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.