Bilmiyorum hatırlıyor musunuz, ANAP diye bir parti vardı.
Turgut Özal’ın partisi.
Türkiye’nin kapılarını dünyaya açmış, burayı “kapalı” bir devlet olmaktan çıkarmış, döviz sahibi olmayı serbest bırakmış, cep telefonu kullanabilme hakkını vatandaşına vermiş, ihracatı ve ithalatı artırmış, Avrupa Birliği yolunda çok önemli adımlar atmış, özelleştirmeyi ciddi bir hamleye dönüştürmüş, her şehre çim saha yapılmasından, Türkiye’deki insanların dünyada piyasaya çıkan bütün filmleri neredeyse aynı hafta izlemesini sağlamaya kadar hayatı değiştirmişti.
Cumhuriyet tarihinin belki de en büyük reformlarını gerçekleştirmişti.
Ne oldu o parti?
Bir yerlerde varlığını sürdürüyor herhalde ama siyaset sahnesinin ön sıralarından çoktan çekildi.
Peki neden?
Cumhuriyet tarihinin belki de en büyük dönüşümlerini gerçekleştiren, Türkiye’yi dünyaya katan bu parti neden kayboldu?
İktidara geldikten sonra çok hızlı hareket ederek arka arkaya reformlar yapan parti, bir noktada durdu.
Değişimci bir parti olmaktan vazgeçti.
Devletin tutuculuğuna esir olmaya başladı.
Kendisinden başka hiçbir partinin “ilerici ve değişimci” olmamasına çok güvendi.
Diğer partilere benzedi.
Bu arada, yolsuzluklara da bulaştı.
Parti içinde kavgalar çıktı.
Ve, bir yerel seçimle gerileme dönemine girdi.
Bir süre daha devam etti.
Sonra da bugünkü haline geldi.
ANAP, güçlü zamanlarında “değişimi” vurgulayan bir partiydi.
Değişimden vazgeçmesiyle birlikte kendi kaçınılmaz sonunu yarattı.
O zamanlar AKP diye bir parti yoktu.
Herkes, “ANAP olmazsa ne olacak” diye merak ederdi.
ANAP bitti, AKP çıktı.
Aynı “muhafazakâr” vurgulu “ilericiliği” sahiplendi.
Yazının devamını okumak için tıklayın.