Türkiye’de oyun hiç bu kadar açık oynanmadı.
Devletin ve toplumun değişimi öyle bir noktaya geldi ki bu “değişimi durdurmak” isteyenlerin, kendilerini ardına saklayabilecekleri “kutsal” bahaneler bulmalarına zaman kalmadı.
Herkes, gerçek yüzüyle, fikriyle, kimliğiyle, tarafıyla ortaya çıkıyor.
Balyoz da “savaşın” en kızgın olduğu bölge.
Çünkü Balyoz’la ilgili belgeler çok bol, çok net, çok ayrıntılı ve çok kesin.
İş, “yok canım, o öyle değilmiş” diyerek geçiştirilebilecek gibi değil, o belgelerin bilgisayar çıktıları, “cami saldırıları” için görevlendirilenlerin kimlikleri, onları görevlendirenlerin emirleri taş gibi ortada duruyor.
Bu soruşturmayı hukuki gerekçelerle durdurmak imkânsız.
Öyle olduğu için “hukukta rastlanması” mümkün olmayan sahneler yaşıyoruz.
Bir yargıç bir günde tek başına on dokuz sanığı, üstelik “suçun vasfı değişebilir” diyerek tahliye ediyor, ardından bir mahkeme heyeti, “o yargıcın yetkisini aştığını” belirterek tahliye edilenlerin tutuklanmasına karar veriyor.
Ardından Balyoz’a adı karışanlarla ilgili yeni bir gözaltı süreci başlıyor ve bu sefer başsavcı, “gözaltı emirlerini veren” savcıları görevden alıveriyor.
Yerlerine başka savcı atıyor.
Karşımıza, Balyoz soruşturmasını sürdürmek isteyen hukukçularla, bu soruşturmayı durdurmak isteyen hukukçular çıkıyor.
Böyle bir sahne, “yargı sisteminin” bu ülkede iflas ettiğini gösteriyor.
Daha doğrusu, belki de çok uzun süre önce iflas eden bir sistemin gerçek yüzünü toplumun zihnine yansıtıyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.