Başbakan Erdoğan, bir keresinde “Bizim entelektüellerle ortak değer yargılarımız yok, olamaz da” demişti kendisinin entelektüellerden ne kadar farklı olduğunu anlatmak için.
Doğru söylüyordu.
Entelektüellerde rastlanan haksızlık karşısındaki o içgüdüsel tepki, hemen karşı çıkma refleksi yok Erdoğan’da.
O bir siyasetçi.
Bir haksızlık gördüğünde durup bakıyor önce.
O haksızlığa karşı çıkmanın kendisi açısından yararlarını ve zararlarını hesap ediyor, eğer haksızlık karşısında susmanın maliyeti, tepki göstermenin maliyetinden daha fazlaysa, o zaman karşı çıkıyor.
Ama bazen karar vermesi uzun zaman alıyor.
Bazen de maliyet hesabını tam tutturamıyor.
Onun için, Erdoğan’la ilgili, akla ve vicdana dayanan hakkaniyetli eleştiriler bu ülkede hayati önem taşıyor.
Sadece Başbakan’a “adaleti ve vicdanı” hatırlatmak için değil, kendisinin iktidarının ancak “haksızlığa karşı çıktığı” sürece ayakta kalacağını hatırlatmak için.
Çünkü Erdoğan ve partisi, Cumhuriyet boyunca haksızlıklara uğrayan yığınların temsilcisi olarak iktidarda bugün.
Haksızlık karşısında her sustuğunda, tabanının vicdanında bir çatlak yaratır.
O çatlaklar arttıkça iktidarının temeli de zayıflar.
Bunu bıkmadan usanmadan anlatmak zorunda insanlar iktidardaki siyasi güce.
Son Hatip Dicle olayında da Erdoğan önce durdu.
AKP’den iki farklı ses çıktı.
Bülent Arınç ve Mehmet Ali Şahin “vicdanın” sesi olarak konuştular, partinin resmî sözcülüğünü üstlenen Bekir Bozdağ ise kuru bir “yasalar haklıdır” açıklamasıyla haksızlığa ses çıkarmayacaklarının işaretini verdi.
Yazının devamını okumak için tıklayın.