On yıl kadar önce Michigan Üniversitesi’nde ders vermek için Amerika’ya gitmiştim.
İki sömestr orada kaldım.
Orada yaşadıklarım büyük bir hayal kırıklığıydı benim için.
Hiçbir şey doğru dürüst işlemiyordu.
Eve bir telefon bağlatabilmek için on beş gün uğraşmak, defalarca şirketle konuşmak, otomatik telefonlarda cevap alana kadar dakikalarca beklemek zorunda kalmıştım.
Sonunda yanlış bir telefon bağlamışlardı.
Bir on beş gün de onu değiştirmek için çabalamıştım.
Miden ağrıdığında bir doktordan randevu almak çok büyük bir sorundu.
Haftalar, bazen aylar sonraya randevu veriyorlardı.
Ancak bir hastanenin acil servisine gidersen bir doktor bulabiliyordun.
Detroit’ten New York’a uçabilmek için bir servet vermeyi göze alman gerekiyordu.
Uçaklar asla zamanında kalkmıyordu.
Bir keresinde La Guardia havaalanındaki bekleme salonunda koltukların arasında dolaşan bir fareyi izleyerek vakit geçirmiştim.
Amerika’nın çok iyi yetişmiş bir kesimi vardı ama “günlük hayatın” içinde onlara rastlamıyordun, günlük hayatta karşılaştıkların eğitimleri, sorun çözme kabiliyetleri düşük elemanlardı.
Ülkede çok büyük bir eğitim dengesizliği yaşanıyordu.
O zamanlar bir yazı yazmıştım, “Amerika uzaktan baktığında pırıl pırıl parlayan kocaman bir elma gibi ama bu elmayı kurt yiyor” diye.
Şu son günlerde sadece Amerika’da değil bütün “gelişmiş” ülkelerde “elmayı kurt” yediğini görüyoruz.
Yazının devamını okumak için tıklayın.