Benim bu dönemde en korktuğum iş, kitlelerin hareketlenmesidir.
Çünkü büyük bir değişimin kıyısına gelen Türkiye’yi ancak bu “büyüklükte” bir felaket durdurabilir.
Düşünsenize “tek parti” döneminin bütün “kudretli” egemenleri teker teker “olmaları gereken” pozisyonlara geriliyor.
Ordu ve yüksek yargı, son anayasa değişiklikleriyle birlikte biraz daha “hukukun ve halkın” denetimine giriyor.
Yeni yeni şekillenen bir medya, artık “dokunulmazların” sırlarını ortaya çıkarıyor.
Halk sorguluyor.
Yeni şekillenen bir medya, “merkez medyanın” sakladıklarını ortaya çıkarıyor.
Kulluğu reddeden ve iktidardan hak ettiği payı isteyen Anadolu kökenli bir sermaye hareketi büyüyor.
İçeride tartışılamayan, konuşulamayan hemen hemen hiçbir “tabu” kalmıyor.
Kürtlerle Türklerin “ayrılması” bile televizyon programlarında uzun uzun konuşuluyor.
Büyüyen ekonomisi ve ihracatıyla Türkiye dünyada kendine bir yer arıyor.
Arada sırada taktik hatalarla tökezlese de Amerika ve İngiltere’nin desteğini sağlıyor.
Ortadoğu’da ağırlığı artıyor.
Dünyadaki kriz ortamına rağmen ekonomik veriler olumlu, büyüme yeniden hızlanıyor, adam başına düşen milli gelir on bin dolara yaklaşıyor.
Bütün bunları yan yana koyduğunuzda Türkiye’nin kabuk değiştirmenin eşiğinde olduğunu görüyorsunuz.
Ama bu “olumlu” gelişmelerin yanında “umutsuzluk” yaratan, birbirine bağlı iki büyük sorunu var Türkiye’nin.
Birincisi, Türklerin, bu “yeni aşamaya” Kürtlerle el ele ve eşit şartlarda geçmeyi bir türlü içlerine sindirememeleri.
Yazının devamını okumak için tıklayın.