Önceki gece yarısı dünya televizyonlarından naklen Kaddafi’nin devrilişini izliyordum.
El Cezire muhabiri Trablus’a isyancılarla birlikte girerken, CNN muhabiri de başkentin ortasındaki bir otelin içinde gelişmeleri bildiriyordu.
İsyancılar ya da “resmî” deyimle “muhalifler” kentin içinde “santim santim” Kaddafi’nin adamlarını gerileterek ilerlerken halk da onları sevinç gösterileriyle karşılıyordu.
Yollarda, kaçan askerlerin geride bıraktığı üniformalar vardı.
Kaddafi’nin iki oğlunun “teslim” olduğu açıklanıyordu.
Ve, Kaddafi devlet televizyonuna bağlanıyordu sık sık.
Görüntüsü yoktu, sadece sesi duyuluyordu ve söyledikleri ekrana Arapça yazılıyordu.
Durumun farkında değildi, “direneceğini” söylüyor, isim isim sayarak “aşiretleri” Trablus’a kendisine yardıma gelmeye çağırıyordu.
Can çekişen bir adamı andırıyordu konuşmaları.
Sanırım ondan en çok nefret edenler bile ona acımışlardır.
Gerçeği görememesi, onu zavallılaştırıyordu.
Her şey bitmişti ama o, bunu anlayamıyordu.
Yeryüzündeki milyarlarca insanın gördüğünü göremeyen tek kişi belki de oydu.
Bazen insanların körleşebileceğini, gerçeklerden kopup kendi kafalarının içindeki “hayal dünyasına” hapsolabileceklerini anlıyordunuz.
Kaddafi’nin körlüğünü, biten savaşın son saatlerinde artık ölmemeleri gerekirken hâlâ ölen insanlar ödüyordu.
Aslında Libya diktatörünün işi şubatta ayaklanma başladığında bitmişti, bunu kavrayıp çekilseydi, hem insanlar ölmeyecekti hem de kendisi ve çocukları dünyanın bir köşesinde yaşamlarını sürdürebileceklerdi.
Yazının devamını okumak için tıklayın.