O yıl bahar erken gelmişti diye hatırlıyorum. İlhan Selçuk’un eşi Handan Hanım sabah altı buçuk gibi arayıp “İlhan’ı aldılar” dediğinde pencereden dışarı bakmıştım.
Hava, parlak bir sabahı haber vererek aydınlanıyordu.
Şehirden epey uzaktaki bir gazeteci sitesinde oturmamıza rağmen evin etrafında o saatte bir ayakkabı boyacısı görülüyordu.
Babamı da almaya geleceklerini tahmin etmiştik, zaten Handan Hanım “Çetin’i de alacaklar” demişti.
Biraz sonra büyük siyah bir araba durmuştu binanın önünde.
Sakalları uzamış iki kişi kapıyı çalmışlardı.
“Ben hazırlanırken siz bir kahve için” demişti babam polislere.
Tıraş olmuş, giyinmiş ve biz endişeli bir şekilde ona bakarken bizi yatıştırmaya çalışarak gülümsemişti.
Arabanın arkasına, iki polisin arasına oturtmuşlardı onu.
Sonra babamla İlhan Bey kaybolmuşlardı.
Nereye götürüldüklerini, başlarına ne geldiğini bilmiyorduk.
12 Mart’ın dağdağalı günleriydi.
Mehmet’le birlikte babamı aramaya başlamıştık.
Selimiye Kışlası’nda oldukları söyleniyordu.
Gazeteciler Cemiyeti’ne gidiyorduk her gün, onlar da babamla İlhan Bey’i arıyorlardı.
Turhan Selçuk da kardeşini, İlhan Selçuk’u arıyordu.
Her sabah üçümüz buluşup, Turhan Bey’in küçük arabasıyla Selimiye Kışlası’nın önüne gidiyorduk, bir iz bulmaya çalışıyorduk.
Bir sabah ben kışlanın içine girmiştim, liseden askerlik hocam olan bir albaya rastlamıştım, çevresinde kalabalık bir subay grubuyla yürüyordu, bana şöyle bir bakıp geçmişti yanımdan, biraz geride kalan genç bir teğmen yanımdan geçerken “burada” diye fısıldamıştı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.