Seksen yıllık iktidarı bırakmak, o “muhteşem” dokunulmazlıktan vazgeçmek o kadar kolay değil.
Ordu, yargı ve sivil bürokrasi, “hukuk savar” manyetik bir kafes içine alınmışlardı, onların suçları araştırılamıyor, soruşturulamıyordu.
Medya, bu “dokunulmazlığın” sadık bekçisiydi.
“Muhalefet” demek “sivil siyasetçilere” alabildiğine saldırmak, “devlet görevlilerini” alabildiğine yüceltmekti.
Medyanın “muhalefeti” hiçbir zaman “sivil iktidara” muhalefetten, “sisteme muhalefete” geçmemişti.
İnanılmaz bir el çabukluğuyla “en önemli” muhalefetin “sivillere” karşı yapılacağına, “devlet görevlilerinin iktidarını” pekiştiren bu “sisteme” muhalefetin “ihanet” sayılacağına insanları inandırmaya soyunmuşlardı.
Bu koruma zırhının içinde çok suç işlendi.
Hukuk defalarca çiğnendi.
Ordu canı istediği zaman darbe yapabildi, darbe hazırlıklarını kesintisiz sürdürdü.
Bağımsız yargı, “ordunun darbelerini ve muhtıralarını” hep destekledi.
Anayasa Mahkemesi’nin üyeleri, anayasayı ortadan kaldıran “darbeci paşaya” saygılarını sunmaya gidebildi.
Yüksek Yargının üyeleri, 28 Şubat döneminde Genelkurmay’da verilen “brifinglere” hiç tedirginlik duymadan koştu.
27 Nisan muhtırasına karşını sesini çıkartan tek bir Yüksek Yargı üyesi olmadı.
CHP ve lideri Deniz Baykal da sadece “sivil iktidarları” eleştirdiler.
Asker cumhurbaşkanlarına karşı saygıda kusur etmeyen Baykal, Çankaya’ya çıkan her “sivile” düşman oldu.
Yazının devamını okumak için tıklayın.