Dönüşü olmayan andır o.
Bir insan bir insanı öldürdüğünde, kurban bu hayattan koparken, katil de hayatın içinde bir başka âlemin kapısından geçer.
Diğer insanlardan ayrılır.
Öldürdüğü insanın son görüntüsü onun ruhuna kazınır, ne kadar aldırmaz bir cani de olsa, öldürdüğü insanın hangi rüyasında hangi biçimde karşısına çıkacağını bilemez artık.
Kendi cinayetiyle damgalanır.
Birçok roman, birçok film, katilin öldürme anında hissettiği gücün, cinayetten sonra, yaptığını düzeltme ve değiştirme gücü olmadığını fark etmesiyle nasıl bir güçsüzlüğe ve vicdan azabına dönüştüğünü anlatır.
Cinayeti bir meslek olarak seçenler belki öldürmekten bir azap, bir acı çekmezler ama onlar da ölmenin ve öldürülmenin kolaylığını görerek aynı kolaylıkla öldürülebileceklerini bilmenin korkusunu yaşarlar.
Bir kere öldürmüş olanlar ise hayatları boyunca o “cinayet anını” defalarca yaşayacaklar demektir.
“Eğer öldürmeseydim hayatım başka türlü olacaktı” demekten kurtulamazlar.
Maktul için cinayet bir anda ölümüyle birlikte sona erer, katil için cinayet hayatı boyunca sürer.
Bir insan bir başkasını nasıl öldürür, bir insanı yok etmeye ve kendi hayatını bir cinayetle damgalamaya nasıl razı olur?
O an nasıl bir andır?
O korkunç “an” nasıl yaşanır?
Birçok sanatçının ilgisini çekmiştir bu sorular.
Zweig, öldürürken bir başkası haline dönüştüğümüzü söyler.
Kendimizden başka biri oluruz.
Belki de içimizde taşıdığımızı hiç bilmediğimiz bir kişilik ortaya çıkar.
Bize öğretilenleri unuttuğumuz, bildiğimiz bütün duygularımızı değiştirdiğimiz andır o.
Yazının devamını okumak için tıklayın.