Beş bin yıllık insanlık tarihinin şiddeti ölçülebilen en büyük beşinci depremi vurdu Japonya’yı.
Bin kilometrelik bir fay kırılmış.
Altı yüz atom bombasına eşit bir enerjiyle sarsılmış okyanus.
Denizde meydana gelen dev dalgalar, bilim adamlarının söylediğine göre “bir jet uçağının hızıyla” sahillere çarpıyor.
Evleri, tekneleri, arabaları, ağaçları yıkarak içerlere doğru ilerliyor.
Gaz borularının patlamasıyla binalar, fabrikalar büyük dalgaların ortasında alev alev yanıyor.
Kyoto Haber Ajansı seksen sekiz bin kişinin “kayıp” olduğunu iddia ediyor.
Kıyamet gününü andırıyor herşey.
Ve, bütün dünya, televizyonlarından, dalgaların kaçmaya çalışan arabaları kovalamasını, o arabaları yakalamasını, ters çevirip içine alarak sürüklemesini “naklen” izliyor.
İnsanlık, henüz depremi önleyemiyor ama Japonya’daki depremi İstanbul’dan “canlı yayında” izlememizi sağlayacak bir iletişim ve haberleşme ağına sahip.
Herkes herkesin hayatını, acısını, sevincini, çaresizliğini görüyor, biliyor, paylaşıyor…
İnsanların kaçmaya uğraşmasını, gecenin çökmesiyle birlikte alevlerin yayılmasını bütün dünya aynı anda görüp, aynı duyguları hissediyor.
Japonya’da deprem olduğunda, o depremi Japonya gibi hissederek yaşayan bir dünyanın parçasıyız hepimiz.
Bütün insanlığın kader ortaklığına gittiği bir çağ bu.
Böyle bir çağda Türkiye hâlâ “yeryüzünden bağımsız” bir ada gibi yaşamaya uğraşıyor.
Ne siyasetimiz, ne hukukumuz, ne ahlakımız gelişen dünyaya uyuyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.