Benim bile amca diyebileceğim bir yaştaydı.
Babamla akrandı.
İşçi Partisi’nin 1965 Diyarbakır mitinginde babam konuşurken o da parti görevlisi olarak yanındaymış.
Bana bunları anlattı.
Yazdığı kitapları verdi.
Bir ara beni azarladı, “Sen Said Dersimi ile beni bile tanımıyorsun, sen ne biliyorsun ki...”
Ben de ona dedim ki, “Eğer cahil olduğumu herkese söylemezsen ben de kitabını okurum sonra da yazarım”.
Anlaştık.
Giderken, “Adımı doğru yaz” dedi.
Şükrü Laçin’in Dersim İsyanından Diyarbakır’a kitabını böyle bulup okudum.
Dersim katliamında on üç yaşındaymış.
Köyleri bir çayın kenarındaymış.
Ağustos ayında bir gün çayın geçit yerlerinde asker çadırlarının kurulduğunu görmüşler.
O sıcakta köyün erkekleri, çocukları sürekli çaya girerlermiş, buna rağmen onlar görmeden o çadırların nasıl kurulmuş olduğunu anlayamamışlar, çok da ürkmüşler.
Şükrü Laçin bir süre sonra askerlerin bir teğmen komutasında köye nasıl girdiklerini, köylüleri nasıl meydana topladıklarını, teğmenin neler söylediğini anlatıyor.
Köyde silah aramışlar ama silah yokmuş.
Sonunda üstü başı daha düzgün olan yedi kişiyi “sizin silahınız var” diye tutuklamışlar, tutuklananlar “Ama silahımız yok” diye itiraz edince, teğmen, “Ben sizi götürmek zorundayım” demiş ve alıp götürmüş.
Götürülenlerden biri nahiyede üçüncü sınıfa kadar okumuş bir köylüymüş.
Yazının devamını okumak için tıklayın.