Silahla olmadı bu.
Sadece PKK’nın “var olması” yetti devletin yenilmesine.
Aslında PKK’nın devleti silahla yenmesi mümkün değildi.
Devlet, devlet gibi durmayı becerebilseydi böylesine ağır bir yenilgiye uğramazdı.
Ama bizim devletin bütün “bozuklukları”, PKK’nın başlattığı Kürt savaşıyla birlikte gün yüzüne çıktı.
Kendini “ağa”, halkı da “yanaşmalar” olarak gören bir anlayışın sonucu olarak geldi bu yenilgi.
Bir “yanaşmanın” her türlü talebini “küstahça bir saygısızlık” gibi gören bizim “ağa devlet”, Kürtlerin istekleriyle karşılaşınca tam bir “asabiyete” kapıldı.
Çok haklı, çok yerinde olan bu istekler, işin içine hiç silah karıştırılmadan çözülebilirdi.
Ama 12 Eylül denilen o korkunç felaket, Kürtlerin mırıltı halindeki isteklerine bile tahammül edemedi.
Bir ölüm makinesi gibi saldırdı o insanların üstüne.
Diyarbakır hapishanesi, Kürtleri “öfkeden ve acıdan” çıldırtmak için sanki bilinçli bir şekilde kullanıldı.
O hapishanede öyle acılar yaşattılar, öylesine korkunç işkenceler yaptılar, insanları öylesine aşağıladılar ki Kürtlere “dağlara gitmekten” başka yol bırakmadılar.
Kürtler silaha sarılınca da devlet zıvanadan çıktı.
Bu isyanın nedenini hiç düşünmedi, bir çözüm yolu aramadı, insanların şikâyetlerine kulaklarını tıkadı, isteklerini elinin tersiyle itti.
Onların “Kürt” olduğunu bile inkâr etti.
Tek bir amaç seçti kendine.
İsyanı ne olursa olsun bastırmak.
“Bunun başka bir çözüm yolu var mıdır” diye bakmadı bile.
Yazının devamını okumak için tıklayın.