Yeni dostluklar, yeni ittifaklar, yeni terkipler oluşturmak zorunda olduğumuz zamanlardan geçiyoruz.
Ama geçmiş kızgınlıklar, kuşkular, alınganlıklar da yakamızı bırakmıyor.
Allen’ın, “dostça omzuna vurdum altında yarası varmış” dediği durumları sık sık yaşıyoruz, dostça dokunduğumuz birçok omuzun sahibinden bir çığlık yükselebiliyor.
Dün, “cinayet işlemek büyük bir günahken, cinayeti işleyenler Müslüman olunca, bu günah ‘sevaba’ mı dönüşüyor? Eğer biz bu ülkede hep birlikte demokrat ve özgür bir sistem kuracaksak, dindarlarımızın bu sorulara gür bir sesle cevap vermesi gerekiyor bence” diye yazmıştım.
Çok mail aldım.
Ama, epeyce kırgın bir tanesi çok ilgimi çekti.
“Ey sevgili dindarlar, sizin hakkınızı savunuyorum ama şüphelerimin giderilmeye çok ihtiyacı var. Ve madem ben sizleri savunuyorum (hak edip etmediğinizden emin olmamakla beraber) siz de şunu bunu yapmalı cinayetle, pedofili ile yeryüzünün bütün lanetleri ile mesafe koymalı, önümüze çıkan her olayda Müslümanlık bu değil, merhamet dinidir diye avaz avaz bağırmalısınız. Bu beklentinin karşınızdakine nasıl bir zül olduğunun farkında mısınız? Bitmez tükenmez samimiyet sorguları, kendi gerçeğinizle yüzleşin durumları.”
Hafifçe terleyip yüzümün kızardığını hissettim.
Böyle algılanabileceğimi hiç düşünmemiştim.
“Ben sizin hakkınızı koruyorum” gibi bir ses tonum mu var gerçekten?
Bir yazar yanlış anlaşılıyorsa kabahati önce kendinde aramalı.
Demek iyi anlatamamışım.
İzin verirseniz daha keskin ve daha net anlatmaya çalışayım.
Ben, bu ülkedeki dindarlar içtenlikle katılmadığı sürece demokrasi olabileceğine inanmıyorum.
Kemalistlerin kurduğu ve egemenliği asla elden bırakmadığı bu ülkede özgürlüğün ve demokrasinin ancak dindarların, solcuların, Kürtlerin bir araya gelmesiyle ele geçirileceğini düşünüyorum.
Demokrasi istemeyen Kürtler, dindarlar, solcular olduğunu da biliyorum.
Yazının devamını okumak için tıklayın.