Büyük bir kalabalık vardı Necmettin Erbakan’ın cenazesinde.
Partisinin oyları son kamuoyu araştırmalarında yüzde bir civarında gözüken bir siyasi partinin liderinin cenazesinde görülebilecek olandan çok daha fazla insan Erbakan’ı uğurlamaya gelmişti.
Bunun siyasi bir destekten öte bir anlam taşıdığı açık.
Özal’ın cenazesiyle birlikte düşünüldüğünde, bu ülkenin dindar insanlarının, Cuma namazına giden, dinî kimliğini saklamadan devletin zirvelerine ulaşabilen liderlere büyük bir sevgi ve saygı gösterdiği görülüyor.
Bizim devletin, “laikliği” uzun yıllar “dindarlığı devlet yöneticilerinden” uzak tutmak olarak anlaması, dindarlığın yöneticiler için bir “eksi” olarak görülmesi böyle bir özlem yarattı sanıyorum.
Çünkü anormal bir durumdu bu.
Ülkeyi “laik” bir düzen içinde yöneten birinin, “laikliğe olan bağlılığını” mutlaka dindarlığını inkâr ederek gösterebileceğine inanmak yanlış bir şeye inanmaktı.
Yöneticilerin uygulamalarına bakmak yerine, ahlakın, vicdanın, yasaların ve anayasanın ona verdiği “inanç özgürlüğünü” reddetmesini istemek, insanlığa da, siyasete de, gerçekliğe de aykırıydı.
Şimdi bu kırılıyor.
İktidarda, eşlerinin başları bağlı, Cuma namazlarına giden, dindarlığını saklamayan, hatta bazen gereğinden biraz fazla, neredeyse bir gösterişe dönüşebilecek biçimde gösteren insanlar var ve onların dindarlığı “laikliği” zedelemiyor, irticaı ve şeriatı getirmiyor.
“Endişeli modernlerin” alabildiğine kapıldıkları “dindarlar mutlaka şeriat ister” inancı, hayatın gerçekleriyle uyuşmuyor.
Dünyaya açılmış bir Türkiye’de yaşayan dindarlar, dünyaya kapanmanın, böyle bir istek taşımanın başta kendileri olmak üzere kimsenin çıkarına olmadığını biliyorlar.
Yazının devamını okumak için tıklayın.