Musa Anter’i öldürten devletten, Diyarbakır’da “Ape Musa’nın acısını unutmadık” diyen başbakana...
Uzun ve kanlı bir yoldan geçti Türkiye.
Devlet, baskının her türünü denedi Kürt meselesini “demokratik” yollardan çözmemek için.
Sonunda devletin en azından bir bölümü bu meselenin silahla çözülemeyeceğini keşfetti.
Şimdi “silahsız” bir çözüm aranıyor.
Ve, “silahlı bir çözümsüzlükten”, “silahsız bir çözüme” geçmenin zorlukları ortaya çıkıyor.
İşin en zorlu noktasındayız.
Bu savaşın bitmesi gerektiğini herkes biliyor.
Ama herkes bu savaşın “kendi istediği” gibi bitmesini arzuluyor.
Yirmi beş yıl süren bir savaştan sonra “zaferi kazanamamış” olmak “iki tarafın” da kalbini kırıyor çünkü.
Bir zafer arıyor iki taraf da.
“Ben yendim” diyebilmek istiyor.
Bunu diyemeyeceklerini kabul etmek Türkler için de Kürtler için de çok zor gözüküyor bu aşamada.
“Büyük hastalıklarla” karşılaşanların geçtiği o bilinen aşamalardan biri bu, “inkâr” dönemi.
“Zaferi silahla” kazanamayacağı gerçeğini iki taraf da kabullenemiyor.
Bu, meydan okumaları, tehditleri artırıyor.
Bir yandan barışı arıyoruz, bir yandan birbirimizi tehdit ediyoruz.
Herkes inanılmaz biçimde alıngan.
Barış için atılan her adım, “biz yenildik mi yani” sorusunu sorduruyor, “hayır yenilmedik” diyebilmek için de hemen sesler ve tehditler yükseltiliyor.
Barışma mecburiyeti ile savaşı kazanamamış olma gerçeği sıkıştırıyor insanların ruhunu.
Yazının devamını okumak için tıklayın.