Aslında hep heves ederim şöyle fiyakalı yazı girişlerine ama her zaman nasip olmuyor elbet yazıya, “Bunu on bin iki yüz metre yükseklikte yazıyorum” diye başlamak.
Altımızda Alp Dağları.
Lekesiz bir beyazlıkları, buzlu bir parlaklıkları var, öyle uzanıp gidiyorlar, tekdüzeliklerini arada çıkıveren sivri kayalıklar bozuyor.
Derin uçurumlu vadilerin dibinde küçük kahverengi noktacıklardan oluşan minik köyler görünüyor bazen, asabi bir kırbaç gibi incecik bir yol kıvrıla büküle dağların arasından geçiyor.
Zürih Havaalanı’nda bir gazeteyi bizim paramızla on liraya satıyorlar ve beni şaşırtan bir biçimde dolar kabul etmiyorlar.
Eskiden de mi kabul etmiyorlardı acaba yoksa bu küresel kriz doları iyice güvenilmez bir hale mi getirdi İsviçrelilerin gözünde, bilmiyorum.
Hazır bu kadar yukarılardan uçarken, milliyetçi duygularımızı da okşayacak bir duygumu da söyleyivereyim; geçtiğim havaalanları bizim İstanbul havaalanlarının yanında köy havaalanı gibi kalıyor.
Şu kısaca “rejim” dediğimiz İttihat-Terakki yapımı çarpık yapımız olmasa, halkın bir bölümünün ikinci sınıf kabul edildiği bir sistem oluşturmasak, eşitliği kabul etmemek için savaşı tercih eden bir saçmalığımız bulunmasa, son zamanlardaki atılımlarımız, krizden etkilenmeyen neredeyse tek ülke olmamız, sürekli zenginleşmemiz, Avrupa’nın “Avrupa’nın hasta adamı” olduğu bir dönemde bizim “güçlenmemiz”, bize gerçekten de çok güvenli ve zevkli bir hayat yaşatacak.
Osmanlı çöktüğünden beri çok özlediğimiz kibrimize ve dünyaya tepeden bakma arzumuza kavuşacağız.
Yazının devamını okumak için tıklayın.