İnsanlar ve toplumlar zaman zaman bir çıldırmanın içinden geçebilirler ama bu “çıldırma” hali bir zihinsel hücreye dönerse, onun içinde hapsolup kalırsanız, yavaş yavaş hayattan, gerçeklerden, zamandan koparsınız.
Kürt meselesi hepimiz için bir hapishaneye dönüyor.
Çoktan halledilmesi gereken bir meseleyi sadece psikolojik takıntılar yüzünden halledememek herkese pahalıya mal oluyor.
Öyle bir aşamaya geldik ki vahşet gülünçleşmeye başladı.
PKK’yla dalga geçen karikatürler gitgide çoğalıyor, sanki Peter Sellers’ın başrolünü oynadığı bir “pembe panter” filmi seyrediyoruz, sabahları insanlar birbirlerine “bugün gene yanlışlıkla kimi vurmuşlar” diye soruyor.
Ölüm sahiciliğini yitiriyor.
Delirir gibiyiz.
Türklerin Kürtlerin varlığını kabul etmemesiyle başlayan, daha sonra “eşitliği” reddeden tavrıyla gelişen, en sonunda da “eşitliğin” kabulünde bile çözülmeme ihtimali bulunan bir tımarhane hücresinin içine hep birlikte tıkıldık.
Dahası, hücremize de alışıyoruz.
Bütün bir hayatı “ölümün” merceğinden seyrediyor, hiç durmadan hep aynı kelimeyi tekrar ede ede sonunda o kelimenin anlamından kopan çocuklar gibi ölümü de saçmalaştırıyoruz.
Bunun bir çıkışı, en azından kısa zamanda bulunabilecek bir çıkışı var mı bilmiyorum.
Tarihçiler daha iyi bilir ama bütün bu yaşananlar bana 19. yüzyılın sonlarında Osmanlı’nın Balkanlar’da yaşadıklarını anımsatıyor.
Meydan okuyan yönetimler, komitacılar, cinayetler, savaşlar.
Yazının devamını okumak için tıklayın.