Hasan yedi yaşında.
Kapının önünde oturmuş karpuz yiyor. O koca karpuz dilimi onun ellerine sığmıyordur, kara bir kuzu gibi kafasını karpuza gömmüş sularını bileklerinden akıtarak ısırıp, çekirdeklerini de bitirim bitirim dişlerinin arasından kaldırıma tükürüyordur.
Bir şeyler düşünüyor olmalı o sırada.
Ya bir mahalle maçını, ya jantları nikelajlı bir bisikleti, ya da kimbilir belki de sınıfta saçını çeken o yaramaz kızı.
Aniden sokağa koşarak birileri giriyor, peşlerinde korkutucu kara kasklarıyla, elleri coplu polisler.
Hasan korkup evin içine kaçıyor.
Ama korkusuna rağmen yarısı ısırılmış karpuzu da elinden bırakmıyor.
Polisler de peşinden giriyorlar Hasanların evinin avlusuna.
“Terörist” Hasan’ın kendilerine “taş attığından” ya da “örgüt üyesi olduğundan” şüpheleniyorlar demek ki.
O sırada içeride uyuyan babası oğlunun sesine uyanıp dışarı fırlıyor.
Polislerle karşı karşıya geliyor.
Oğlunun korktuğunu görünce çok hiddetlenmiş olmalı, polislere “ne yapıyorsunuz” diye bağırıyor herhalde.
Polislerden biri de silahını doğrultup Hasan’ın babasını alnından vuruyor.
Baba, şimdi komada.
Alnından vurulan baba, kardeşi öldürüldüğü için Güneydoğu’dan Mersin’e göç etmiş.
Ama bu ülkede onun gibilere kurtuluş yok.
Yazının devamını okumak için tıklayın.