Türkiye bir yandan yeni bir yapıya doğru gelişiyor, bir yandan eski hastalıklarını sürdürüyor.
Eski hastalıklardan kurtulmak zor çünkü.
Bazen insan kurtulmak istediğinde bile kurtulamıyor.
Eski alışkanlıklar, ilişkiler, korkular geleceği belirleyebiliyor.
Dün Almanya’da yapılan Deniz Feneri duruşmasında, Almanya Büyükelçisi’nin Türkiye Başbakanı’yla ve Adalet Bakanı’yla yaptığı konuşmalar da gündeme geldi.
Alman büyükelçi, Başbakan’a ve Adalet Bakanı’na, Türkiye’de tutuklu bulunan bir Alman gencin durumunu sormuş.
İki Türk yetkili de büyükelçiden Almanya’da tutuklu bulunan Deniz Feneri sanıklarının durumunu öğrenmek istemişler.
Bir yetkilinin, başka bir ülkede tutuklu bulunan kendi vatandaşının durumunu öğrenmek istemesi normal karşılanabilir.
Eğer o tutuklular, AKP yönetiminin yakınlarına kadar sokulan büyük bir yolsuzluk davasının sanıkları olmasalar.
Ama onlar karışık ve çok boyutlu bir davanın sanıkları.
Başbakan’ın ve Adalet Bakanı’nın ilgileri de bu nedenle özel bir anlam taşıyor.
Niye başka tutuklularla değil de onlarla ilgileniyorlar?
Bu, arada hısımlık bağı olan birinin kaderine duyulan insani bir merak mı?
Öyleyse ayrıca Adalet Bakanı’nın da konuya girmesi ne anlama geliyor?
O tutuklularla ilgilenmek hükümet politikası mı?
Öyleyse niye?
Siyasilerin her istediklerini yapabileceklerine inanmalarını sağlayan o eski alışkanlıktan olabilir, çünkü burada pek hesap verilmez.
Ama Türkiye hızla değişiyor.
Üstelik de bu değişimde gerçekten AKP’nin önemli bir rolü var.
Türkiye’yi değiştirmeyi beceriyorlar ama kendilerini değiştirmeyi beceremiyorlar anlaşılan.
Eğer bu yeni Türkiye’ye uyum sağlamak istiyorlarsa Deniz Feneri konusunda çok kapsamlı ve inandırıcı bir açıklama yapmak zorundalar.
RTÜK Başkanı hakkında bu kadar ciddi suçlamalar varken, başkanın hâlâ nasıl bu görevde kaldığını da açıklamalılar.
Çünkü bu kirli bir iş.
Ve her bulaşanı da kirletir.
Kirletiyor da.
Aslında, Türkiye’yi son altı senede ciddi biçimde değiştirip dönüştüren, Avrupa Birliği’ne aday yapan bir partinin yaptıkları yanında Deniz Feneri küçük bir olay.
Ama hayat böyle işte, bazen küçük bir yalan, küçük bir saptırma her şeyi değiştirebiliyor.
Çok daha büyük bir gerçek, o gerçeğe kıyasla çok daha küçük kalan bir yalanın gölgesi altında lekelenip biçim değiştiriyor.
Lenin’in çok sevdiğim bir sözünü hatırlarım hep.
“Küçük bir hatayı büyük bir hataya çevirmek istiyorsanız, o küçük hatayı savunun.”
Başbakan’ın meseleyi açıkça anlatmaması, niye bu işle bu kadar ilgilendiğini kamuoyuna söylememesi, inatla bu konuda susması, bu hatayı onun bütün politik geleceğini etkileyecek biçimde büyütüyor.
Niye yapıyor bunu?
Baştan söylemediği için kendi sessizliğinin kurbanı mı oluyor?
Şimdi açıklarsa, bunun kendisini daha da güvenilmez kılacağından mı korkuyor?
İnatla savunursa inandıracağını mı sanıyor?
Gerçeği bilen birini inandıramazsınız.
Sizin gerçekten sapan her sözünüz, gerçeği bilen birinin size olan inancını eksiltir.
Üstelik sadece o olayda değil her olayda yalan söyleyebileceğinizi düşündürür.
Bir ilişkiyi, hiçbir gerçeğin bozamayacağı kadar ciddi bir biçimde bozar yalan.
Yakalandığı halde inkâr edilen bir yalandan daha fazla ne yaralayabilir bir insanın güvenilirliğini?
Gerçek ortaya çıktığında, yalanı söyleyenin artık bunu itiraf edip hiç olmazsa “kalanı” kurtarmasını, o “kalanın” üzerine yeni bir yapı inşa etmesini umarsınız.
Başbakan’dan beklenen de bu.
Bu ülkenin neredeyse yarısının oyunu almış birinin, kendine güvenenlere karşı bir borcu bulunuyor:
Deniz Feneri olayındaki tutumunu anlatması.
“Sordum, çünkü...” demesi.
Bence samimiyet her zaman kazanır.
Eski hastalıkların samimiyete çok imkân tanımadığını biliyorum ama siyaset gibi çok “samimi” olmayan bir alanda bile bazen samimiyet “hayati” önem kazanır.
Başbakan bunu yapabilecek mi?
Gerçeği bütün ayrıntılarıyla anlatabilecek mi?
Samimiyetin ve dürüstlüğün gücüne güvenebilecek mi?
Bunu şu anda bilemeyiz.
Hayat, onu uyarıyor.
Bir yalanın ya da saptırmanın, bütün geleceğini lekeleyebileceğini, değiştirebileceğini ve onu pişman edebileceğini ona söylüyor.
Dürüstlük için hâlâ vakit var.
Ama yalanı sürdürmek bu zamanı da azaltacak.
Başbakan süratle karar vermeli.
Vereceği kararın kendi hayatıyla ilgili olduğunu da bilmeli.
Kararı ne olursa olsun, bunun sorumlusu kendisi olacak.
Suçlayacak başka hiç kimse olmayacak.
Sadece kendisi.
Hayat, onun hayatını onun eline verdi, kaderini belirlesin diye.
Şimdi sonucu bekliyor.