Ben askerdeyken çok sevdiğim, babayiğit, hoşsohbet bir yüzbaşım vardı.
“Bütün teğmenler Harp Okulu’ndan birer Napolyon olarak çıkar” derdi.
Gerçekten de genç bir subayın okuldan mezun olup, omuzlarına ilk yıldızını, beline altın yaldızlı meçini taktığı günü düşünsenize.
İçi hayallerle doludur.
Başı diktir, göğsü şişkin, artık bambaşka bir âlemin kahramanıdır o, gideceği ilk kıtadaki erlerinin “komutanıdır”, savaşlara katılacaktır, ülkesini kurtaracaktır, ailesine, ülkesine, sevdiklerine layık olacak, onları koruyacaktır.
Güven ve gururla yürür yollarda.
Annesi o ilk günün şerefine ona en sevdiği yemekleri yapmıştır, babası açıkça bir şey söylemese de oğlunun subaylığıyla “iftihar” ettiği her halinden bellidir, çocukluğu boyunca beklediği o gizli saygıyı belki de ilk kez o gün görür babasından, akrabalar, komşular kutlamaya gelir, mahallenin genç kızları o geçerken gözlerini süzerler.
O gün, başarıyı ve mutluluğu ruhunun her katresinde hisseder.
Bu, güzel bir duygudur.
Sadece bizim ülkemizde değil, dünyanın bütün ülkelerinde genç subaylar sanırım böyle hissederler.
Ülkesi için hayatını feda etmeye razı olmanın getirdiği sorumluluğu sevinçle sırtlanırlar.
Ve, her zaman, her yerde saygı görürler.
Bu saygıyı da hak ederler.
Çünkü “hayatlarını ortaya koyacakları” bir meslek seçmişlerdir.
Askerliğin bu yanı etkileyicidir gerçekten.
Bu yiğit ve fedakâr yanı.
Ama ne yazık ki bizim ülkemizde bu genç subayların, kökünü askerlik mesleğinden alan bu haklı sevinci ve gururu taşımasına çok fazla izin verilmez.
Çünkü onlara sadece “vatanları için sınırlarda dövüşmeleri” değil, bir de “aslında vatanın asıl sahiplerinin onlar olduğu” öğretilir.
Yazının devamını okumak için tıklayın.