Aslında değişimin en belalı noktasına geldik.
Eskiden Türkiye, sorunun ne olduğunu tam olarak bilmiyordu.
Şimdi “sorunun” ne olduğu öğrenildi.
Artık, “ordunun ve yargının” bu ülkedeki değişimi engellediğini biliyoruz.
Onların zihninde “hayali” bir toplum var.
O “hayale” uymayan her şeye ve herkese karşılar.
Onların “hayalindeki” Türk, her gün tıraş olan, limon kolonyası kokan, Allaha inanan ama camiye gitmeyen, arada sırada bir iki kadeh parlatan, arabeskten hoşlanmayan, klasik Türk müziği ya da Batı müziği seven, Atatürk’e hayran, laikliğe bağlı, “düvel-i muazzamaya” kuşkuyla bakan, Türklüğün en yüce ırk olduğuna inanan, “memurlardan daha fakir olanları” küçümseyip daha zengin olanları “suçlu” gören, kendi tarihi konusunda kendisine öğretilenden fazlasını öğrenmeyen, öğrense de kimseye söylemeyen, “mili birlik ve bütünlüğü” memurların temsil ettiğine inanan, devleti hiç sorgulamayan, “büyüklerine” saygılı, askerine itaatkâr bir insan.
Yetmiş milyon insanı bu kalıba dökmek istiyorlar.
Kimse “Kürdüm” demeyecek, kimse “ibadete” gitmeyecek, kimse arabesk dinlemeyecek, kimse “Ermeni meselesi nedir” diye sormayacak, kimse Atatürk’ün “yönetim biçimini” sorgulamayacak, kimse felsefe bilmeyecek, kimse Marksizm’le ilgilenmeyecek.
Milliyetçiliği “ırkçılığa” lehimlenmiş, yarı cahil bir küçük burjuva kalabalığı yaratmaya uğraşıyorlar.
Bu hayal zaten başından sakat.
Niye insanlar böyle yarı cahil, felsefeden, tarihten, edebiyattan nasibini almamış, klişelerle konuşan, sorgulamayan, sormayan bir “vasatlık” içine girsinler?
Es kaza onların hayal ettiği gibi bir ülke olsaydık herhalde yeryüzünün en acıklı ülkesi olurduk.
Yazının devamını okumak için tıklayın.