Eğer bu olay bu kadar yakınımızda, bu kadar içimizde yaşanmasaydı biz bu dramdan haberdar olamazdık, manşetlere çıkaramazdık.
Bu ülkede yaşayan birçok insanın başına gelen, kimsenin umursamadığı, tek sütun bir haber bile yapmadığı korkunç olaylardan biri daha olarak karanlığın içinde kaybolurdu.
Televizyonlar Fransa’daki soykırım tasarısının oylanmasını naklen yayınlıyor.
Doğrusunu isterseniz umurumda bile değil.
Fransa, “soykırım değil” demeyi yasaklamış ya da yasaklamamış, bana ne bundan?
Daha da önemlisi, size ne bundan?
Milliyetçiliğin hastalıklı büyüteci önemsiz olanları büyütüp, önemli olanları da saklıyor gözlerden.
Sizin için de, benim için de önemli olan aslında Suna Hanım’ın başına gelenler.
Çünkü hepimizin başına gelebilir.
Hepimiz aldırmazlıkların kurbanı olarak ölebilir ya da öyle ölen bir yakınımıza ağlayabiliriz.
Benim için olay Yıldıray’ın odaya girmesiyle başladı, “Eylem kötü, bir bakabilir misiniz” dedi.
Çıktığımda Eylem ağlıyordu, “Ne oldu kızım” dedim, “Annem fenalaşmış” dedi.
“Neyi var annenin” dedim, “Otobüsten inerken otobüs kapılarını kapayıp hareket etmiş dün, yerlerde sürüklenmiş, bir koluyla bacağı kırılmıştı, şimdi hastaneden aradılar, soluk alması zorlaşmış.”
“Niye gazeteye geldin, niye sabah hiçbir şey söylemedin?”
“Bunca sıkıntının ortasında bir de kendi sıkıntımı anlatmak istemedim” dedi.
Eylem, bizim Ekonomi Servisi’nin şefi, çok sağlam, çok yürekli, lafını sakınmaz, deli dolu bir kız, kendi acılarını saklar, başkalarının acılarını paylaşır.
Yazının devamını okumak için tıklayın.