Benim yaşımdaki bir Türkün şaşırma duygusu epeyce bir aşınmıştır.
Kolay kolay şaşırmayız.
Tuhaflıklar, bu ülkede “normalin” bir parçasıdır.
Biraz daha eski bir dille ifade edersek, “tabiatı, gayritabiiliklerden” oluşmuş bir toplum burası.
Ama bazen öyle şeyler oluyor ki “tuhaflığın” bu kadarı, senin elde kalmış o son şaşırma kırıntılarını bile ayaklandırıyor.
“Yok canım” diyorsun, “artık bu da olmaz.”
Politika editörümüz İnci Hekimoğlu, toplantıda “şunu bir dinleyin” diyerek Bülent Ersoy hakkındaki iddianameyi okuyunca, doğrusu ya, masadaki herkes önce bir irkilip sonra kahkahalarla gülmeye başladı.
Gülünmeyecek gibi de değildi.
Savcı, hukuku falan unutmuş, aklına ne gelirse yazmıştı.
Tam bir “mahalle kahvehanesi” üslubunda esip gürlemişti.
?u meşhur “mahalle baskısı”nın yazıya dökülüp “iddianame” kılığına girmiş haliydi karşımızdaki.
Savcı, Bülent Ersoy’u “suçlamak” için “her Türk asker doğar” klişesini bile eklemişti iddianameye.
Hukukçular benden daha iyi bilirler ama hukuk tarihinde “her Türk asker doğar” türünden bir lafı, “suçun” kanıtı olarak gösteren bir iddianameye herhalde pek sık rastlanmaz.
Böyle bir söz, çocuklarının beynini militarizm propagandalarıyla yıkayan bir toplumun sokaklarında, kıraathanelerinde, pazaryerlerinde, insanları “parasız” bir askerlik görevine zorlamak için “mahalle baskısı”nın bir aracı olarak tekrarlanabilir, ama bir iddianamede.
Yazının devamını okumak için tıklayın.