Bizim gazetenin kadrosu biraz dar... Epeyce az adamla çıkartıyoruz gazeteyi.
Onun için görevler biraz kayıyor.
Perihan hem harika çaylar demliyor hem de sayfa sekreterliği yapıyor mesela.
Ben de gündüzleri “genel yayın müdürlüğü” kadrosunda çalışıp geceleri “düzeltmenlik” kadrosuna geçiş yapıyorum.
Oturup sayfaları düzeltiyorum.
Önceki akşam gene sayfaları okumak için önüme çektiğimde Habertürk Kanalı’nda Balçiçek Pamir’in programı başladı.
Anayasa Mahkemesi raportörü Osman Can’la, Yargıtay eski başsavcısı Sabih Kanadoğlu tartışıyorlardı.
Önceleri yarım kulak dinlerken sonra sayfaları kenara itip bütün dikkatimi bu “hukuk” tartışmasına verdim.
Bu iki “hukukçunun” tartışması Türkiye’nin geçmişini ve geleceğini anlatıyordu çünkü.
Yargıtay Başsavcılığı, bir ülkede gelinebilecek en yüksek, en saygıdeğer makamlardan biridir, oradan emekli olan biri hayatının sonuna kadar saygı görür.
Oralara ulaşmış bir “yargıç”, hukuk felsefesini, hukuk mantığını özümsemiş, bu bilgilerini yeryüzünün en ünlü üniversitelerinde anlatabilecek biridir.
Ne yazık ki Kanadoğlu böyle bir profil çizmedi.
Tam aksine.
Sadece hukuki bilgileri eksik değildi, hukuk felsefesini de hiç kavramamış, hukukun “ruhunu” kendi ruhuna sindirememişti.
Hitler’in seçimle işbaşına gelebilmesini “demokrasinin” yarattığı bir felaket olarak göstermeye, bu felaketin Türkiye’de de tekrarlanabileceğini ima ederek “demokrasi dışı” bir yapının daha güvenceli olduğunu söylemeye çalışıyordu.
Yazının devamını okumak için tıklayın.