Ben bu tuhaf kelimeyi ilk Ömer Seyfettin’in bir hikâyesinde okumuştum.
Bilmiyorum neden ama “hünnap” ilgimi çekmişti.
Satıcıların okul kapısında sattığını yazıyordu Ömer Seyfettin.
Ortaokulun ilk yıllarında bir gün babaannemle Kadıköy Çarşısı’na gitmiştik.
Babaannem bana “hünnap” almıştı.
İlk kez hünnabı o zaman gördüm.
Kadıköy Çarşısı’nın şenlikli manav tezgâhlarının aslında epeyce mütevazı bir ziyaretçisiydi.
İğde renginde, iğde boyundaydı ama tadı iğdeye benzemiyordu.
On, on beş gün içinde belirip süratle kayboluyordu.
Hünnabı sevdim.
Benim için o bir hikâye meyvesiydi.
Bir kesekâğıdı hünnap aldığımda, birdenbire arnavutkaldırımlı tenha sokaklarda, cumbalı evlerin önünden geçerek, başında fes, elinde cüz okula giden bir çocuk haline geliyordum.
Ömer Seyfettin’in gürbüz arkadaşı Mıstık benim de arkadaşım oluyordu.
Parmaklarımızı çakıyla kesip, uçlarında beliren kan tomurcuklarını birbirine sürterek “kan kardeşi” oluyorduk.
Sonra Mıstık ölüyordu.
Ben üzülüyordum.
Hünnap yemek, geçmişte yaşanmış bir hayatı bir daha yaşamaktı benim için.
Mahalle mektebi, kan kardeşlik, Ömer Seyfettin, kömür kokusu, ahşap evler, sarıklı hocalar, afacan çocuklardı.
Her yıl, eylül sonlarında hünnap arardım.
Ama o tuhaf meyveyi bulmak gittikçe zorlaşıyordu.
Bulamadığım, aramayı unuttuğum yıllar geçiyordu.
Yazının devamını okumak için tıklayın.