Gerçekleri anlatmak için kullandığınız kelimeler bazen fazla kullanılmaktan eskir ve “eskimiş kelimeler” bu kez lanetli bir büyünün içinden geçmiş gibi biçim değiştirip “gerçekleri “saklar.
Kelime anlamını yitirir ve o “anlamsızlık” arkasındaki gerçeğin önünde kalın bir perde oluşturur.
Savaş, böyle bir kelime.
Bu kelimeyi söylüyor ama genellikle ne söylediğimizi bilmiyoruz.
Bu kelimenin içinde roketle parçalanmış bir çocuk bedeni olduğunu unutuyoruz, mayına basan bir askerin kopan bacağının yerinde kırmızı iplikler gibi sallanan kan damarlarını unutuyoruz, gözüne mermi yemiş bir gerillanın boşalmış göz çukurundan fışkıran kanı unutuyoruz, bindiği minibüsle birlikte havaya uçan genç bir kızın havada kavisler çizen kolunu unutuyoruz.
Savaştan konuştukça, savaş sözcüğünün derinlerinde saklı olan korkunç gerçekler uzaklaşıyor bizden.
Zihnimiz bir deri parçası gibi kalınlaşıp duyarlılığını kaybediyor.
Kelimeler içimize işlemiyor.
Bunları unuttuğunuzda, o parçalanmış bedenleri, yarılmış kafataslarını, akan beyinleri, elmacık kemiğinin yanından sarkan gözü unuttuğunuzda, “savaşın neden sürmesi gerektiğine” dair uzun nutuklar atabiliyorsunuz.
Sürmesini istediğiniz şeyin ne olduğunu iyi görmelisiniz.
Bir pazar sabahı size savaştan küçücük sahneler taşımaya çalışan kelimelerle incinen zihniniz, o kelimelerin gürültüsünü, patlayışını, inleyişini, kıvranışını duymalı, o kelimelerden akan pembemsi kanı, o kelimelerden sarkan kopuk kolları, o kelimelerin içine yan yana dizilmiş sıcaktan şişmiş ölü bedenleri görmeli.
“Savaş” dediğinizde bunlar yaşanıyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.