Çok sevdiğim biri, çok uzun zaman önce derin bir kedere saplandığında Tennessee Williams piyesleri okumaya başlamıştı.
İnsan ruhunu anlatan bir yazarın yazdıklarının, insan ruhuna ne kadar iyi geldiğini, yaraları nasıl sağalttığını izliyordum ben de.
Williams’ın piyeslerinin bazıları, çok sakin, huzurlu, asla değişmeyecekmiş gibi görünen bir ortamda başlar.
Sonra, bir sözle ya da bir olayla o “huzurlu görüntü” yırtılır arkasından yaralı ruhlar, facialar, birikmiş öfkeler, büyük çöküntüler çıkar.
Aniden patlayan bir volkan gibi o sükûnetin parçalandığını, ortaya çıkmak için bekleşen ateşlerin insanların içinden fışkırdığını hissedersiniz.
Bütün büyük yazarlar gibi Williams’ın anlattıkları hayata çok denk düşer, o piyeslerde izlediklerinizi hayatın çeşitli zamanlarında siz de görürsünüz.
Bir değişim depremini içinde oluşturan “alışılmış görüntünün”, hiç beklenmedik bir anda çöktüğüne tanık olursunuz.
Şimdi bu piyeslere benzer bir sarsıntı izliyoruz yeryüzünde.
Ve, Türkiye bu sarsıntının merkezine yakın bir yerde bulunuyor.
Çok alışılmış bir görüntü vardı.
Amerika, dünyanın “süper gücüydü”, dünya siyasetine genellikle o yön veriyordu.
Gücü ve etkisi sorgulanmıyordu.
Ortadoğu’da İsrail, kendisini “kuşatılmış” hissettiği için “meşru” kabul edilen bir biçimde şiddete başvuruyor ve bütün komşularını yeniyordu.
Türkiye, Ortadoğu’da İsrail’le dosttu, Amerika’nın ise “yakın” ve itaatkâr müttefikiydi.
Bu “hiç değişmeyeceğe benzeyen” görüntünün altında ise dünya değişiyor, bir hayvan gibi kabuk değiştiriyordu.
Teknolojideki büyük değişimler, “önemsiz ve fakir” gözüken ülkelerin zenginleşmesine yardımcı oluyordu.
Yazının devamını okumak için tıklayın.