Mafya romantizmini anlatan filmleri severim.
Hayatlarını ortaya koyan insanların birbirleriyle çatışması, büyük güvenlik güçlerinin elinden kurtulmaya uğraşması, dostlukları, ihanetleri, bunların arasına bir aşk sığdırmaya uğraşmaları hep ilgi çekicidir.
Böyle filmlerde genellikle mafyayı tutarsınız.
Ama dar bir yerde, bir mahallede, bir köyde, bir kasabada, mafya yönetimle elele vererek oradaki çaresiz insanlara zulmetmeye başladığında, romantizm biter, rezilce bir baskı başlar.
Öyle filmlerde mafyanın ezdiği insanlarla bir hissedersiniz kendinizi.
Keçiören’deki insanların polis kayıtlarına geçmiş şikâyetlerini okuduğumda doğrusu içim öfkeyle doldu.
Onların nasıl insafsızca sahipsiz bırakıldıklarını hissettim.
Dikkatlerin Keçiören’e dönmesi, biliyorsunuz, oradaki zabıtaların bir büfeciyi çivili sopalarla dövmesiyle başladı.
Bir dükkâna girip oradaki insanı vahşice dövüyorlardı.
Önce mesele bir “içki” meselesi olarak algılandı.
AKP’li belediye başkanıyla adamlarının, bölgede içki satışından hoşlanmadıkları için bu satışı zorbalıkla engelledikleri görüntüsü yayıldı.
Ama olaya biraz daha yakından bakınca gerçeklerin pek öyle olmadığı anlaşıldı.
Zulüm vardı.
İnsanları eziyorlardı.
Dövüyorlardı.
Korkutuyorlardı.
Sindiriyorlardı.
Yaptıklarının da ne dinle ne imanla alakası vardı.
Anlaşıldığı kadarıyla orası ciddi bir çıkar grubunun eline geçmişti.
Büfeciyi döven zabıtaların şefinin bir çeteciyle ilişkileri ve telefon kayıtları çıktı önce ortaya.
Bölgeyi haraca kesen çeteci ise Ergenekon sanığı başka bir mafya reisine bağlıydı.
Keçiören halkı, zabıtalarla Mafyanın ortak baskısı altına girmişti şikâyetçilere göre.
Yazının devamını okumak için tıklayın.