1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
Reklam | Künye | İşbirliği | İletişim 03 Eylül 2010 Cuma 05:39
Haber Ara :
Taraf Gazetesi
Sitemiz saat 13:00'dan sonra güncellenmektedir.
Anasayfa Ekonomi Politika Güncel Dünya Spor Yaşam Bilim ve Teknoloji Kültür ve Sanat Eğitim E-Gazete Yazı Dizisi Her Taraf Yazarlar  
Ahmet Altan KUM SAATİ 24.04.2009
Ahmet Altan
Kendi halkından nefret etmek
Yazdır
Yazıyı Paylaş:
Ahmet Altan - Kendi halkından nefret etmek Ahmet Altan - Kendi halkından nefret etmek Ahmet Altan - Kendi halkından nefret etmek Ahmet Altan - Kendi halkından nefret etmek Ahmet Altan - Kendi halkından nefret etmek Ahmet Altan - Kendi halkından nefret etmek Ahmet Altan - Kendi halkından nefret etmek Ahmet Altan - Kendi halkından nefret etmek
Ahmet Altan köşe yazılarını web sitenize ekleyin
Osmanlı, son dönemlerinde iyice kötülemişti, girdiği neredeyse bütün savaşları kaybetmişti... Bütün yenilenler gibi o da kendisini yenenlere hem hayranlık besliyor, hem de onlardan nefret ediyordu.

Ve, bütün yenilenler gibi kendisini yeneni taklit etmeye çalışıyordu.

“Modernleşmeye” karar vermişti.

Ancak kendisini yenen Batılı ülkelerin “toplumsal” yapılarını değil, “ordularını” örnek aldı, “çağdaşlık” ordudan başladı.

Dışarıdan komutanlar getirtildi, uzmanlar getirtildi, kıyafetler değiştirildi.

Ordu, toplumun bulunduğu noktadan daha ileri bir noktaya ulaştı.

“Köylü” ve “esnaf” olan toplumda ise bir değişim yaşanmadı.

Modernleşen, çağdaşlaşan, silahları ve eğitimi yenilenen ordunun ağırlığını dengeleyebilecek tek kesim, başka türde de olsa “eğitimden” geçmiş tek kesim olan din adamlarıydı.

Ordu “Batılılaşırken,” Batı’yı “gâvurluk” olarak gören din adamları “geleneksel” değerlerin sözcülüğünü üstlendi.

Yoksul halkın sığınabileceği tek güç tanrıydı ve “din adamlarıyla” halk, değişik nedenlerle “aynı değerlere, aynı sembollere” tutundular.

Yoksul köylüyle esnaf, yaşamın ağırlığına karşı dinin tevekkülüne ve tesellisine sığınıyordu.

Bu kutuplaşmada, ordu ve Batı eğitimi almış aydınlar bir uçta, halk ve din adamları diğer uçta birikti.

Biri değişimi ve modernleşmeyi, diğeri gelenekselliği ve tutuculuğu temsil ediyordu.

Bu yapı, Cumhuriyet döneminde de aynen sürdü.

Köylü alabildiğine yoksul ve geri bırakılırken, İttihatçıların kestikleri, yurtdışına sürdükleri “azınlıkların” mallarına konarak zengin olanların bir “burjuva” sınıfına dönüşebilmesi için “devlet” desteği verildi.

Yeni bir “burjuvazi” kesiminin kendi sırtından zenginleşmesine karşı ayaklanmasın diye de, “ordu” halkı baskı altına aldı.

Böylece, ordu, yeni zenginler ve aydınlar “modernliğin” temsilcileri oldular Cumhuriyet döneminde... Halk ve din adamları ise gene “geleneksellikte” kaldılar.

Zenginleşen bir devlet ve devletin zenginleşen yandaşları “modern” yüzüydü Cumhuriyet’in.

Alabildiğine ezilen “halk” da “geriliğin ve gericiliğin” yüzü.

Cumhuriyet, din adamlarını ve dini de kendi denetimine alarak “köylüyü” iyice yalnız bıraktı.

Yoksulluğu hiç değişmeyen, hep ezilen köylünün “bilinçsiz” öfkesinin gizli hedefi “devletti” ama bunu açıkça söyleyebilecek bir gücü ve cesareti yoktu.

Zaten sesini duyurabilmek için örgütlenmesine de izin verilmiyordu.

Onlar da devleti temsil eden herkese, orduya, aydınlara, zenginlere “gâvur” diyerek kızıyordu.

Bu “sessiz” kızgınlık, aradaki kısa süren “çok parti” denemelerinin çabuk bitmesi nedeniyle, “demokrasi” gelene kadar sürdü.

“Görüntüsel” de olsa demokrasi ve seçimler dünyanın baskısıyla Türkiye tarafından kabul edilince, köylülerin bir “sesi” ve daha da önemlisi bir “oyu” olduğunu fark etti siyasetçiler.

Devletin denetimine giren “din adamlarının” rolünü de siyasetçiler üstlendi.

Oy istemek için “din” diyorlardı, “Allah” diyorlardı.

Kendi devleti tarafından terkedilmiş köylünün tek güvendiği güç de buydu zaten, dini ve Allah’ı.

Allah’a sığınmış, “modernleşen” devlete ve orduya karşı gelenekselliğe sarılmış köylü, her zaman devlete mesafeli, dine yakın partilere oy veriyordu.

Ama ne kadar oy verse, ne kadar kendisine benzeyenleri siyasi iktidara getirse de, “asıl iktidarda” oturanları, orduyu, aydınları, zenginleri kenara itemiyordu.

İlk büyük kırılma Menderes’in “yol” yapımıyla başladı.

İkinci büyük kırılma da Turgut Özal döneminde oldu.

Türkiye dünyaya açıldı, Anadolu esnafı “üreticiliğe”, böylece de zenginliğe adım attı.

Anadolu gelişmeye başladı.

Zenginleri çoğaldı.

Ve, gerçek iktidarı istemeye koyuldu.

Bu “toplumsal talep” AKP’yi yarattı.

AKP, “modern yüzlü ve ezici” devletle mesafeliydi, hem köylüyü, hem varoşları, hem yeni zenginleri, hem de bütün bunları kapsayan “geleneksellik” ile dini temsil ediyordu.

Ordu, aydınlar, eski zenginler bu yeni hareket karşısında çaresiz kaldılar, “halkın” iktidarının “gericilik” olduğunu söyleyerek “demokrasinin” önünü kesme çareleri aramaya başladılar.

Yüzyıllarca ezilmiş köylünün ve esnafın “gelenekselliği” bir “şeriat” isteği olarak değerlendirildi, “şeriat geliyor” diyerek halk iktidarına karşı “darbeyi ve faşizmi” savunmaya sarıldılar.

Demokrasiye sahip çıkan “modern Batı”dan nefret ettiler.

Türkiye’nin “gelenekçileri” de kaçınılmaz olarak bir zamanlar “gâvur “diye karşı çıktıkları Batı’yla ittifak kurdular.

Şimdi “eski modernler,” Ergenekon türü yapılanmalarla, nefret ettikleri halkı sindirme ve iktidarı yeniden ele geçirme hayalleri kuruyorlar.

Çok geç.

Bir zamanların “ilerici modernleri,” şimdinin “tutucu faşistleri” olarak halklarından nefret edebilirler... “Sorunun” AKP olduğunu düşünüp, onun altında yatanı anlamayabilirler.

Bunu da ilericilik sanabilirler.

Yapabilecekleri tek şey de zaten bir “yanılgının” içine sığınmak ve orada yalanlarla avunmaya çalışıp, ağlamaktır.

 

Diğer Ahmet Altan Makaleleri:
  1. Başörtüsü - 02.09.2010
  2. Mantık - 01.09.2010
  3. Aleviler - 31.08.2010
  4. Yargısız - 29.08.2010
  5. Çatlarken - 28.08.2010
  6. Fethullahçılar ve Avcı - 27.08.2010
  7. Siyasetin güzelliği - 26.08.2010
  8. Anayasa ve Apo - 25.08.2010
  9. Maksatlı ve manipüle edici... - 24.08.2010
  10. Genelkurmay açıklaması - 22.08.2010
  11. Bölünmek - 21.08.2010
  12. Sorun - 20.08.2010
  13. Faili meçhuller ve Ergenekon - 19.08.2010
  14. Ey siz sahipsizler... - 18.08.2010
  15. Devlet - 17.08.2010
 Tüm makaleleri >>

 
 
Haberler:
  Biz yaşadık, gelecek nesiller yaşamasın diye
  Neye ‘Evet’ diyeceksiniz
  12 yıl önce aslında ne oldu
  Beşiktaş’tan son dakika golü
  Yobo geçmişi çoktan unutmuş
  Guus Hiddink’ten teknik açıklamalar
  Uğur İnceman imza attı
  Arjantinli, Florya’yla tanıştı
  12 Dev Adam dörtte dört yaptı, liderliği garantiledi
  Pakistanlı kriketçi rolünü de kaybetti
  Mourinho zaman istedi
  İnsanlar tırsmakta haklı
  Zorba tam bir güneş insanı
  Gabor rahatsızlandı ve yine hastanede
  Michael Douglas kanseri yenecek

 BUGÜNKÜ YAZARLAR
KUM SAATİ
Ahmet Altan - 02.09.2010
Başörtüsü
OKUMA NOTLARI
Halil Berktay - 02.09.2010
[Kölelikten Türklüğe]
ARADA
Markar Esayan - 02.09.2010
Bu saklambaçta ebe nerede
NEDEN OLMASIN
Nabi Yağcı - 02.09.2010
Fötr ve kasket
MANİFESTOM
Yıldıray Oğur - 02.09.2010
Öcalan Suriye’den nasıl çıkarıldı -1
SİVİLAY ABLA
Dr. Sivilay Genç - 02.09.2010
EVET oyu AKP ilişkisi
YENİ AVRUPA
Sezin Öney - 02.09.2010
Sürgün
MEO VOTO
Mithat Sancar - 02.09.2010
Barışın dili
ARAYIŞ
Erol Katırcıoğlu - 02.09.2010
Biz burnumuzu sokacağız, bilesiniz
EŞİKTEN EŞİĞE
Fikret Doğan - 02.09.2010
Futbolcular ve fahişeler
ÇAYLAK RAPORU
Uğur Karakullukçu - 02.09.2010
Kendi ligine yabancılar
Anasayfa | Ekonomi | Politika | Güncel | Dünya | Spor | Sağlık | Yaşam | Bilim ve Teknoloji | Kültür ve Sanat | Eğitim | Yazı Dizisi | Her Taraf | Yazarlar
Reklam | Yazarlar | Künye | Haberler RSS | Yazarlar RSS | E-Gazete

Köşe Yazısı: Kendi halkından nefret etmek - Ahmet Altan
03.09.2010 05:39:20