Dehşete düşüyorum tabii.
Ama beni dehşete düşüren, “dehşetli şeyler” olmuyor.
Beni sükûnet ve doğallık ürpertiyor.
Siz bir ülke düşünün ki orada Anayasa Mahkemesi Başkanı, anayasa hakkında konuşmaktan çekinsin, “bu konuda konuşmaya cesaretim yeter mi, bilmiyorum” desin.
Bir ülkede anayasa hakkında Anayasa Mahkemesi Başkanı da konuşamazsa, kim konuşur?
Herhalde hiç kimse.
Anlayacağınız hiçbirimiz, hayatımızı tanzim eden anayasa hakkında fikir söyleyemeyeceğiz.
Söylemek istersek de “cesaret” toplamamız gerekecek.
Üstelik bu durum da gerek mahkeme başkanı tarafından, gerekse toplum tarafından çok doğal karşılanacak.
Bana sorarsanız, bu, yaşadığımız ülkedeki durumun özetidir.
Kendi ülkemizde, bizi, hepimizi, kendi ülkemiz, kendi geleceğimiz, kendi anayasamız hakkında konuşmaktan “men eden”, bizi korkutan bir “güç” var.
Bu “gücün” yasal bir tarifi, yasal bir yeri yok.
Kara Göl’ün Canavarı gibi bir şey bu.
Aniden çıkıyor ve kızdığını yiyor.
Anlayabildiğim kadarıyla kafamızdaki “görüntü” tam da böyle bir şey.
“Güç gelir, bizi yer.”
Böyle düşündüğümüz, böyle korktuğumuz sürece o “güç” gelir ve bizi yer gerçekten. O korku yüzünden her türlü saçmalığa boyun eğeriz.
Bilkent Üniversitesi, “anayasalardaki değiştirilemez ilkeler” başlıklı bir sempozyum düzenlemiş.
Türk ve Alman konuklar bu konudaki görüşlerini açıklamışlar.
Anayasa Mahkemesi raportörü Osman Can, çok “cesur” bir konuşma yapmış.
Can, “her anayasa değişikliğinin anayasaya, her yasa değişikliğinin de yasaya aykırı olduğunu, ancak parlamentolardaki bu aykırılıkla değişimin ve ilerlemenin sağlanacağını” anlatmış.
Yazının devamını okumak için tıklayın.