İnsanlık tarihine baktığımızda hemen hemen hiç değişmeyen bir kuralla karşılaşırız. “Birilerinin kahramanlık yapması” gerektiğine karar verenlerle, “kahramanlık yaparken ölenler” genellikle farklı insanlardır.
Padişahlar, imparatorlar, krallar, başkanlar, başbakanlar, beyler “kahramanlık yapma vaktinin geldiğini” söylerler.
Köylüler, işçiler, yoksullar “kahramanlık” yapar ve ölürler.
Gerçi eski zamanlarda Jül Sezar gibi efsanevi kırmızı pelerinini sırtına dolayıp savaş meydanlarında yalın kılıç dövüşen “liderler” de olmuştur ama zamanla “yöneticiler” kendilerini cephelerden çekmeyi becermişlerdir.
Geride durup milyonlarca insanı ölüme sürebilmişlerdir.
Kalabalık insan yığınlarını “ölmeye ve öldürmeye” ikna etmek pek kolay bir iş değildir.
Aralarından birilerinin çıkıp “neden öleceğiz, neden öldüreceğiz” diye sorması muhtemeldir.
Böyle bir soru, insanoğlunun bütün bir tarihini değiştirebilir.
Onun için öncelikle bu sorunun sorulmasının önlenmesi gerekir.
Kalabalıklara öyle bir şey söyleyeceksiniz ki aralarından kimse çıkıp da “biz neden ölüme gidiyoruz” diye soramasın.
Dokunulmaz, keskin, kutsal bir laf olması gerekir bunun.
Çağlar boyunca bu laf “vatan” olmuştur.
“Toprak” yani.
İnsanlar toprakları için ölmenin ve öldürmenin kutsallığına inanmışlardır.
Bu inancın haklı dayanakları da vardı elbette, “toprak” tek beslenme kaynağıydı, toprağı olmayan, toprağını kaybeden yoksulluğa ve yokluğa düşerdi.
Zaman değişti.
Toprak tek beslenme kaynağı değil.
Yazının devamını okumak için tıklayın.