Sanırım on iki on üç yaşlarındaydım, bir akşam bizim evde davet vardı, babamın yazar çizer arkadaşları gelmişlerdi, çok gençlerdi o yıllarda ama onların o kadar genç olduğunu ne ben biliyordum, ne de kendileri biliyordu, ben onları çok yaşlı sanıyordum, onlar da kendilerini çok yaşlı sanıyorlardı, bu “yaşlılar” salonda konuşup eğlenirlerken ben de odamda Çaykovski’nin Birinci Piyano Konçertosu’nu dinliyordum, babamın arkadaşlarından biri kapıdan başını uzatmış, ne dinlediğime şöyle bir kulak kabarttıktan sonra yüzünü buruşturup “Çaykovski mi dinliyorsun” demişti, “hem de Birinci Piyano Konçertosu’nu?”
Çok utandığımı ve çok şaşırdığımı hatırlıyorum.
Benim çok sevdiğim Çaykovski’yi onun neden bu kadar küçümsediğini anlamamıştım.
Üstelik bu bizim aldığımız terbiyeye tamamen zıt bir davranıştı, babam bize her zaman “yaratıcılara saygı göstermemiz gerektiğini” söylemişti, bir yaratıcıyı sevmemek, beğenmemek mümkündü ama böylesine aşağılayıp, küçümsemek... Saygı duyduğumuz birinin bir besteciden böylesine saygısızca söz etmesini hiç aklım almamıştı.
Sonra insanlardan sanatçılarla ilgili bu tür saygısızca küçümsemeler ve aşağılamalar duymanın sıradan bir iş olduğunu gördüm, kolayca küçümsüyorlardı.
Bir gün babama “Niye böyle davranıyorlar, niye küçümseyip, aşağılıyorlar” diye sormuştum.
“Başkalarını aşağıladıkları zaman kendilerinin yükseldiğini sanıyorlar” demişti.
Zamanla, hemen hemen herkesin hayatında böyle “hayalî merdivenler” olduğunu fark ettim, her basamakta “çiğneyip” geçtikleri sanatçılar yatıyordu, onlara basarak yükseliyorlar, sonra bir gün onlarla birlikte o hayalî merdivenler de kayboluyor geriye gene o aşağılanan, küçümsenen sanatçılar kalıyordu.
Yazının devamını okumak için tıklayın.