Türkiye’de artık seçim kazanabilmek için iki “çelişik” unsuru biraraya getirmek gerekiyor, muhafazakârların kalbini kazanmak ve değişimcilik.
Bu ikisini biraraya getiremeyen hiçbir partinin seçim kazanma şansı yok.
Muhafazakârlık, adı üstünde “muhafaza” etmek isteyenlere verilen sıfat, “muhafaza etmek” isteyen birinin aynı zamanda “değişmeyi” de isteyen biri olması ilk bakışta çok tuhaf.
Ama Türkiye’nin gerçeğine baktığınızda tuhaflık hiç de tuhaf gözükmüyor.
Nasıl “ilerici” Kemalistlerin “ilericiliği” sadece “yaşama biçiminde” kaldıysa, nasıl sadece giyim kuşam, kadın erkek ilişkileri ve yemek yeme alışkanlıklarındaki “Batılı görüntüyü” ilericilik olarak algılıyorlarsa, muhafazakârlar da kendi “muhafazakârlıklarını” aynı alanlarda “muhafaza” ediyorlar.
Giyim kuşam, kadın erkek ilişkileri ve yemek yeme alışkanlıklarında muhafazakârlar.
Kemalistlerin “ilericiliğinin” sadece yaşam biçimine sıkışması onları karikatürleştirirken, muhafazakârların “tutuculuğunun” sadece yaşam biçiminde kalması muhafazakârları güçlendiriyor.
Çünkü Kemalistler, Batılı gibi yaşayıp Batılı değerleri, Batılı demokrasiyi, Batılı üretim tarzını reddediyorlar ya da beceremiyorlar.
Muhafazakârlar ise Batılı gibi yaşamıyorlar, öyle bir yaşam biçiminden hoşlanmıyorlar ama Batılı değerleri, Batılı demokrasiyi, Batılı üretim tarzını benimsiyorlar.
Bu büyük değişim Özal zamanında başladı.
Özal’dan önce “muhafazakârlık” esnafla köylünün yaşama ve düşünme biçimiydi.
Her anlamda tutucuydular.
Özal’la birlikte köylüler işçiliğe ama daha da önemlisi “esnaf” işadamlığına doğru değişmeye başladı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.