Kadıköy’ün yolları kesilmişti.
Büyük bir gösteri bekleniyordu.
Devasa bir sahne kurulmuştu.
Meydan hazırlanmıştı.
İşçiler gelmeye başladılar, bir iki şarkı duyduk, bir iki de konuşma yapıldı, meydanda seyrek bir kalabalık vardı ve biz asıl mitingin başlamasını beklerken kalabalık dağılmaya koyuldu.
Anlayamadık.
“Miting daha sonra mı başlayacak” dedik.
Sonra anladık ki miting bitmiş.
Hayatımda gördüğüm en acıklı mitingdi herhalde bu.
Taksim Meydanı’na da birkaç bin işçi girmişti.
Yıllardan beri 1 Mayıs’ta Taksim Meydanı’na girilmesine devlet izin vermediği için Taksim’e girebilmek büyük bir “devrimci” başarı olarak değerlendirilmişti.
Bazı küçük gruplar da Taksim’in arka sokaklarında polisle çatışmış, molotofkokteyli atmış, camları kırmıştı.
“İşçinin, emekçinin bayramı” İstanbul’da böyle kutlanmıştı.
1960’ları, 1970’leri hatırlayanlar, “devrimci” hareketin düştüğü duruma içleri yanarak bakmışlardı.
Başka türlü olabilir miydi?
Hayır olamazdı.
Gelecek yıl, Taksim Meydanı’na girişe izin verilirse 1 Mayıs’ın neredeyse hiçbir anlamı kalmayacak.
Niye böyle oldu peki?
Nedeni çok karışık değil.
Ezilen kitleler meydanlara “bir umutla”, bir “hayalle”, bir “beklentiyle” giderler.
Çoğunluğu ordunun denetimine girmiş olan sendikaların, işçiye, emekçiye, yoksula, ezilene “bir umut” vermesi mümkün mü?
1977’de Taksim’de öldürülen yoldaşlarının katillerini aramayanların, o katillerin bugünkü uzantısı olan çetelerle kolkola girenlerin, kitleleri harekete geçirecek bir “hedefi” ortaya koymaları mümkün mü?
“Devrimciliği”, Ergenekon yandaşlığına, ordu hayranlığına indirgemiş olanların bir heyecan yaratması mümkün mü?
Devrim halkla olur.
Yazının devamını okumak için tıklayın.