Önce Fırıncı Abi geldi.
Sonra Çantacı Abi.
Yetmiş yaşını aşmış iki iyi insan, iki iyi dindar.
“Nurcular” diye tanınan cemaatin “öğrenci” kalmayı tercih eden bilgeleri onlar, bilgilerini tevazuun değirmeninde öğütmüş, hoşgörünün fırınında pişirmişler.
Benim gibi “ham ervahların” yüzüne gerçeği vurmuyorlar.
“İnançsızlığım” onları kızdırmıyor, şefkat ve üzüntü uyandırıyor yalnızca.
Kendilerine açılmış ışıklı pencereden bakamamanın büyük bir eksiklik olduğunu düşünseler de bunu söylemiyor, yalnızca dostluklarıyla sezdiriyorlar.
Büyük bir “gani gönüllülükle” benimle din konuşmaya razı oluyorlar.
Bilgileriyle ezmiyorlar beni.
Dindarlıklarını, inançlarını öyle gösterişli bir madalya gibi boyunlarına takmıyorlar, benim eksikliğimden kendilerine bir paye çıkartmıyorlar.
İyi dindarları seviyorum, onlarla konuşmayı seviyorum.
İyi bir dindar, dürüst ve güvenilir bir insan demek benim için.
Allah’ın cezalandırmasından değil, Allah’ı gocundurmaktan, kendilerini “yaratanı” yaptıklarıyla üzmekten korkuyorlar.
“İbadetlerini” yerine getiriyorlar elbet ama asıl ibadetin hayatın her ânını, kulun her “amelini” kapsadığını, her sözün, her davranışın, her ilişkinin ibadetin bir parçası olduğunu biliyorlar.
Dürüstlüğün, cesaretin, hoşgörünün, tevazuun, hakperestliğin dindarın vazgeçilmez özellikleri olduğunun farkındalar.
Allah’ı ve dini anlatışlarında bir neşe ve sevinç var.
Yazının devamını okumak için tıklayın.