Biz Turgut Özal örneğini sık sık hatırlayacağız herhalde.
Özal, cumhurbaşkanıyken, “federasyonu da konuşabilmeliyiz” demişti.
Kendisine karşı çok ciddi bir yıpratma kampanyası olmasına rağmen böyle cesurca konuşurdu.
Biliyorsunuz politikacılar genellikle “çok akıllıdırlar” ve neyin, ne zaman söyleneceğini bilirler, genellikle de söylenecek lafların söylenme zamanı hiç gelmez onlar için.
Özal söylerdi.
Bütün hatalarına rağmen hâlâ adı en çok anılan lider olmasını da belki buna borçlu.
Üstelik de öldüğünde halk hiçbir zorlama olmadan akın akın onun cenazesine koşmuştu.
Halk sevmişti onu.
Kızanları çoktu ama sevenleri daha çoktu.
Bugün, onun bir zamanlar oturduğu koltukta Abdullah Gül oturuyor.
Ve, Cumhurbaşkanı Gül, “düşünüyorum ama söyleyemiyorum” diyor.
Neden söyleyemiyor?
Çekindiği bir şey var.
Cumhurbaşkanının bile çekinmesine yol açan “güç” ne?
Eğer “halkın tepkisinden çekiniyor” diyorsanız, daha önce Özal’ın “federasyonu bile tartışabilmeliyiz” dediğini bir daha hatırlatırım size.
Halkın onu nasıl büyük bir sevgiyle uğurladığını da.
Bakın, ben bunca yıldır bu ülkede yazı yazıyorum.
Bir tek şey öğrendim.
Fikriniz ne olursa olsun, bunu “samimiyetle” söylediğinize inandıkları sürece bu ülkenin insanları söylediklerinize kulak verir.
Önemli olan, sözlerinizin “kişisel çıkarınızla” bir ilgisi olmadığına inanmalarıdır.
Samimi olduğunuz sürece bu toplum, size kızsa bile sizi sahiplenir.
Politikada, Gül’ün oturduğu makamın ötesi yok.
Yükselebileceği en yüksek politik mertebeye yükseldi.
Çetin Altan, bu ülkede bazı insanların “önemli”, bazı insanların da “değerli” olduğunu yazar.
Yazının devamını okumak için tıklayın.