Önce habere inanamadım.
“Rakamları bir daha kontrol edelim” dedim.
Evet, rakamlar söylendiği gibiydi, yazılışında bir hata olmamıştı.
“Bunu açıklayan kaynaklar güvenilir mi, ona da bakalım” dedim.
Kaynaklar da ciddiydi, bu rakamları yayınlayan İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin üyeleri arasında birçok akademisyen, işçi, avukat, iş müfettişinin yanı sıra DİSK, Türk Tabipleri Birliği, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği gibi kuruluşlar da vardı.
O zaman, nasıl büyük bir faciayı nasıl sessizce geçiştirmekte olduğumuzu daha iyi anladım.
İş Güvenliği Meclisi, 30 günde 43 işçinin iş kazalarında öldüğünü açıklıyordu.
Ülkenin dört bir yanında mütemadiyen işçiler ölüp duruyordu.
Yanlış kurulmuş iskelelerden düşüyorlar, kontrol edilmeyen gaz tüpleriyle patlıyorlar, bir yerden bir yere nakledilirken trafik kazalarında can veriyorlar, ağır makinelerin altında eziliyorlar, göçüklerde kayboluyorlardı.
Kimse de aldırmıyordu.
Bir ayda 43 işçi ölür mü?
O çok yakındığımız, bir an önce dursun dediğimiz savaşta bile bu kadar insan ölmüyor.
Savaş şartlarından daha tehlikeli “çalışma” şartları olabilir mi?
Üstelik, bu bir aylık ölü sayısı.
2011’in ilk dokuz ayında ölen toplam işçi sayısı 419.
Dört yüz on dokuz.
Geçen yıla kıyasla işçi ölümleri yüzde 60 oranında atmış.
2000-2009 yılları arasındaki işçi ölümlerine baktığımızda rakam korkunç, on binden fazla ölümüz var.
Yazının devamını okumak için tıklayın.