Hangi duygunuza dokunursanız dokunun mutlaka sizi geçmişe doğru bir yolculuğa çıkarır, çocukluk denen o küçük ve esrarengiz ormanda yaptığınız gezintilerden, o zaman tattığınız ve size sihirli görünen yemişlerin lezzetinden, bir yerinizi kesen dikenli bir sarmaşıktan, her biri sizin için çok yeni olan ve içinize her zaman hatırlanmaya hazır bir şekilde yerleşen kokulardan bir iz vardır duygularınızda.
Yılların içinde gelişen, köklenen, gürbüzleşen düşünceleriniz, bütün güçlerine ve zihninizin sahibiymiş görünmelerine rağmen bazen geçmişe uzanan küçücük bir duyguyla altüst olabilir.
Geçen gün, kenarları hafifçe yanıp siyahlaşmış, üstündeki küçük kubbecikleri çıtır bir kızıllığa bürünmüş, taze, sıcak bir pideyi ellerimle bölüp, önce kokladım sonra bir lokma kopardım.
Hiçbir düşünceyle, hiçbir akıl yürütmeyle açıklanamayacak bir sevinç ve mutluluk hissettim.
Belki bir an süren çok kısa, çok derin bir mutluluk.
O kısacık anda ben, iftara pide götüren küçük, inançlı bir çocuktum.
Eğer büyük bir kudretim olsaydı ve birisine dinin ne olduğunu anlatmam gerekseydi, onu küçük bir çocuk yapar, serince bir akşam fırın kuyruğunda bekletir, elinde sıcak pidelerle eve koşturur, bir iftar sofrasına oturtur, yaşlılar mırıl mırıl dua okurken patlayacak topun sesini bekletir, top patladığında içindeki bütün telaşa rağmen minik elini yavaşça sofraya uzattırır, bir pideyi böldürür, o pideden gizliden gizliye hissedilen odun dumanı kokusunu da içine çekerek bir lokma aldırır ve o bir lokmayı ısırdığı anda tanrının kendisini sevdiğine duyacağı inancı, o inancın yarattığı büyük güveni ve sevinci içine yerleştirir ve “din budur” derdim.
Yazının devamını okumak için tıklayın.