Ahmet Altan, ABD’de Harvard Üniversitesi Kennedy School of Government’ta dün bir konferans verdi. Altan’ın “Türkiye ve Şiddetin Gizemli Nesnesi” başlıklı konuşmasının tam metnini yayımlıyoruz.
***
Amerika’yı iyi tanıyan bir arkadaşım burada konuşacağımı duyunca, “Onlar Amerikalı” dedi, “pragmatist bir yapıya sahiptirler, onlarla kısa cümlelerle konuş”.
Kısa cümleler, düşünceleri anlatmak için iyidir.
Ama o düşüncelerin içinde beslenip büyüdüğü duyguları anlatmak için daha uzun cümlelere ihtiyaç olduğuna inanırım ben.
Hamlet’in düşüncelerini kısa cümlelerle yazılmış bir makalede anlatmak mümkündür ama onun duygularını anlatabilmek için içinde uzun tiratların da bulunduğu bir piyes gerekir ve eğer Hamlet’in duygularını anlamazsanız düşüncelerini hiç anlayamazsınız.
Bir insanı ya da bir toplumu anlamak için onun sadece düşünceleriyle değil duygularıyla da ilgilenmemiz gerekir.
Duygular derken, farkına vardığımız ya da varmadığımız bütün duygulardan, inançlardan, bilinçaltındaki ulaşamadığımız birikimlerden, içgüdülerden söz ediyorum.
Düşüncelerin netliğine, berraklığına ve kısalığına kavuşamamış, o geniş, gölgeli ve karmaşık alandan söz ediyorum.
İnsanlık tarihinin asıl belirleyicisi olduğuna inandığım o karanlıktan.
O karanlığı görmeden, onun ne olduğunu kavramadan, onun üstüne sızmış düşüncelerin rahatlatıcı aydınlığında kararlar vermek, bizi her zaman doğruya götürmeyebilir çünkü.
Hayatın hareketinin belirleyicisi vahşettir.
Doğa, dengesini vahşet üzerine kurmuştur. Bütün canlılar kendi çıkarları için başka canlıları parçalar, öldürür, yok ederler.
Bu vahşette bir masumiyet vardır. Çünkü bunu içgüdüleriyle, yaşamlarını sürdürebilmek için yaparlar. Doğa, onlara böyle yapmalarını emreder.
İnsanlar da bu vahşetten paylarını almışlardır. Bütün canlılar gibi onlar da vahşidirler.
İnsanların vahşeti diğer bütün canlıların vahşetinden daha büyük ve daha azgın bir vahşettir.
Diğer canlılar sadece hayatta kalabilmek, beslenmek ya da bir dişi bulup sevişebilmek için diğerlerini öldürürken, insanlar bütün bunların yanı sıra mülk sahibi olabilmek, daha güçlü olabilmek, emir verebilmek, hükmedebilmek, daha geniş toprak parçalarını ele geçirebilmek için de öldürürler.
Kendi vahşetlerinin hem uygulayıcısı, hem de kurbanıdırlar.
Herkesin hem av hem de avcı olduğu bu korkunç vahşet ortamında, insanlar kendilerini korumak için ne yaparlar?
Tarih boyunca ne yaptılar?
Ne yapmalılar?
Kısa cümleli, pragmatik bir düşünce cümlesi, “vahşetten vazgeçsinler, birbirlerini öldürmesinler” olurdu.
Ama buna doğa izin vermiyor.
Vahşet, insanın içinde, onun aklının uzanamayacağı, ulaşamayacağı bir karanlığın içinde gizli, bizi yaratan sistem her neyse, vahşetin orada dokunulmadan durmasını istiyor.
Buradaki herkes bu konuları benden daha iyi bilir ama ben yazarlara tanınan “cahil olma ve bilmediği konularda da konuşabilme” lüksünü kullanarak, insanların kabilelere, kavimlere, milletlere ayrılmalarının temelinde bu denetlenemeyen vahşetin yattığına inandığımı söylemek istiyorum.
Hem içinizde bir vahşet var, hem de sizi avlamak ve yok etmek isteyen bir vahşetle kuşatılmışsınız, vahşeti uygulayabilmeniz için de, o vahşetten kurtulabilmeniz için de en iyi yol kalabalıklaşmaktır.
Yazının devamını okumak için tıklayın.