Güç, olgunlukla, tevazula, hakkaniyetle taşındığında “saygıdeğer” olur, bir kibre büründüğünde, hakkaniyetten uzaklaştığında zorbalaşır.
Biz “entelektüel” gücü pek bilmeyen, güç dendiğinde “kalabalıkların” ve “silahın” gücünü tanıyan, yüzyıllarca sürmüş bir eziklikten sonra “güç” sahibi olabilmiş insanların “zorbalığını” gücün tek göstergesi olarak kabul etmiş bir toplumuz.
Bu zorbalığa “biat” etmiş, zorba “bizden” olduğunda hayran olmuş, kendi zorbamızı yüceleştirmiş bir anlayıştan geliyoruz.
Güç hele “silahtan” kaynaklanıyorsa, o güçten duyduğumuz korkuyla hayranlığımız iç içe geçer.
Bu korkuyla ve hayranlıkla kuşatılan “güçlülerde” ise silahın kibri neredeyse sonsuzdur, kendilerini her türlü zaaftan ve eleştiriden azade görürler, en küçük eleştiri bile öfkelendirir onları.
Onlar kadar, onların taraftarları da bu zorbaca kibri paylaşırlar.
Bu konuda Türk ve Kürt hiç fark etmez.
Aynı zavallı geleneğin çocuklarıdır.
Orduyu eleştirdiğinde Türkler, PKK’yı eleştirdiğinde Kürtler kızar.
Benzerliklerinin farkında bile değillerdir, bir Kürt “siz PKK’yı orduyla bir mi tutuyorsunuz” diye hiddetlenirken, bir Türk de aynı cümleyi kelimelerin yerlerini değiştirerek söyler, “siz orduyu PKK’yla bir mi tutuyorsunuz?”
Silahın kibrini paylaşmaları ve işledikleri cinayetler açısından, evet, onları bir tutuyorum.
Ordu, binlerce insanı sokaklarda ensesinden vurdu.
PKK, aynı yöntemi uygulayıp, ev aramaya çıkmış bir çavuşu sokak ortasında ensesinden vurarak daha yeni öldürdü.
Yazının devamını okumak için tıklayın.