Sokak, gittikçe daralıp incelerek uzanıyordu, kaldırımların kenarlarına kalın damarlı kuru yapraklar birikmişti, dallarının ucunda turuncu renkli meyveleriyle bir portakal ağacı bir bahçede yapayalnız duruyordu, sabahın pembemsi küllü aydınlığı apartmanların arasından sokağa grileşerek sızıyor, bu tuhaf renk her şeyi gerçekliğinden koparıyordu.
Bir duvarın üstünde, oraya biri tarafından yerleştirilmişe benzeyen bir kedi hiç kımıldamadan duruyor, başını oynatmadan sadece gözleriyle beni izliyordu.
Bir an, bir elin sokağı daralan ucundan tutup çekerek her şeyi hızlı bir girdabın içine yuvarlayacağı duygusuna kapıldım, çok kısacık bir süre için kendi algılarım, tasavvurlarım ve tahayyüllerimle yarattığım dünyayla aramda bir kopukluk oldu, kendi gerçekliğim bir göz kararmasıyla ellerimin arasından kayıp gitti.
Aslında, sokağın ıssızlığından, sessizliğinden, her zaman sahip olduğu canlılıktan uzak durgunluğundan etkilenen bir yanımın, tahrikkâr bir oyunculukla bana bir hayal yarattığını, bununla eğlendiğini biliyordum ama bir yanımın yarattığı bu oyuna, diğer yanım, sanki bu bir oyun değilmiş, bunun bir oyun olduğunu bilmiyormuş gibi büyük bir arzuyla ayak uydurup, bu bir oyun değilmiş gibi algılıyordu.
Oyunu yaratıp gerçekleri bozan da, o oyunu gerçekmiş gibi kabul eden de bendim.
Hem gerçeğin ne olduğunu bilip, hem de gerçeğin başka bir şey olduğuna inanabilmek beni önce şaşırttı.
Sonra düşündüm.
Gerçekle nasıl bir ilişkimiz olduğunu.
Gerçek olmadığını bildiğimiz halde bir şeyi gerçekmiş gibi kabul edebilir miyiz?
Böyle sorulduğunda, marazi bir hastalığın kokusunu duyar gibi oluyor insan.
Ama sonra fark ettim ki değiştiremediğimiz asıl gerçeğin içinde “gerçek olmayan” küçük adacıklar yaratıp onlara inanma ihtiyacı, insanlığın en eski ve en önemli ihtiyaçlarından biri.
Yazının devamını okumak için tıklayın.