Ben hayatın hep daha iyiye doğru gittiğine inanan biriyim.
İyimserim.
Ve, ne zaman işlerin iyi gittiğini yazsam ya da söylesem mutlaka çok kuvvetli bir tepkiyle karşılaşırım.
Buna karşılık “işlerin kötü gittiğini” söyleyen yazılar ve konuşmalar çok alkış alır.
Neden böyle olduğunu çok düşündüm.
Sanırım bunun birinci nedeni, “şikâyet etmenin” hiçbir zihinsel çabaya ihtiyaç duymaması.
Şikâyet etmek için zekâya ya da düşünmeye ihtiyaç yok.
Söylenmek yeter ve her zaman şikâyet edilecek bir şey de bulunur.
İkincisi, “iyi olanlardan” sözetmek ve ümitli olmak o anda “iktidarda” olan partiyi övmek gibi algılanır, iktidardan hoşlanmayanlar “her şeyin kötü gittiğini” söyleyerek muhalefet yaptıklarına inanırlar.
Üçüncüsü de, özellikle bizimki gibi ülkelerde insanlar hayatın “iyi gidip gitmediğine”, siyasete ve siyasetçilere bakarak karar verirler.
Dün, Deniz Baykal’ı ve Devlet Bahçeli’yi dinlerken insanların neden “ümitsiz” olduklarını, neden “hiçbir şeyin değişmediğini” düşündüklerini ve her şeyin kötüye gittiğine inandıklarını daha iyi anladım.
Amerika Başkanı Obama Türkiye’ye gelmiş ve çok önemli mesajlar vermiş, yeni ve barışçı bir dünyaya doğru gidildiğini belirtirken Türkiye’ye de bu yeni dünyada çok önemli bir rol üstlenmesini önermişti.
Benim görebildiğim kadarıyla bizim liderler onun söylediklerinden hiçbir şey anlamamışlardı.
Bahçeli, hâlâ Kürt ve Ermeni konularında “şoven Türklerin” tepkilerini gıdıklayarak siyaset yapmaya çalışıyordu.
Baykal ise NATO genel sekreterinin seçimi konusunda gerçeklerle ilgisi olmayan laflar söylüyordu.
Amaçları bir gerçeği, Türkiye ve dünya için en iyi olanı bulmak değil, iktidarı eleştirmek ve oylarını arttırmaktı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.