Çimen kokusuna karışmış bir deniz kokusu sabahın serinliğinde bütün sahile yayılmıştı, çimlerin üstü bembeyaz papatyalarla kaplıydı, erguvan ağaçlarının eflatunumsu çiçekleri yapraklarına ayrılıp havada uçuşuyordu, ortancalar kabarmıştı, bahçe çitlerinden mor salkımlar sarkıyordu, kaldırım kenarlarında narin gövdeli leylak ağaçları dizilmişti, manolyalar tomurcuklanmıştı.
Bir neşe, bir işve, bir aşiftelik sinmişti sabahın ışığına, kokuları, çiçekleri, renkleri, cilvesiyle bahar, “gel, gel” ediyordu.
Ben gazeteye gidiyordum.
O öfkeli Kazak Abdal’ın sesi dolanıp duruyordu içimde.
“Gazetenin de anasını...”
Onun o hergele öfkesi, sabahın sevincine, içimin coşkusuna, işe gitmenin kızgınlığına pek bir denk geliyordu.
“Kazak Abdal nutkeyledi,
Cümle halkı ta’neyledi
Sorarlarsa kim söyledi,
Soranın da anasını...”
Gazeteye gelip bilgisayarımı açtım ki...
Ooo, Kazak Abdal kaç para, Türkü Kürdü ağızbirliği etmiş bana sövüyor.
Ne olmuş?
“Barış olsun” demişim.
Barışın da anasını...
Çocuklar ölüp duruyor ya bu diyarda, ben de ölmesinler istiyorum.
Artık iyiden iyiye çıldıran bu iki halk barışsın, savaş bitsin, çocuklar güzel, mutlu bir hayat yaşasın istiyorum.
Her zaman böyle olmaz ama dışarıda bahar doludizgin koştururken panjurları inik bir odada çalışmak beni bunalttığından olsa gerek ben bir kızdım.
Bir sövdüm
Ölmesin diyenin de anasını...
Babamın muhteşem bir sözü vardır, “savaş kârlıysa savaş olur, barış kârlıysa barış olur.
Yazının devamını okumak için tıklayın.